English    Türkçe    فارسی   

2
3542-3591

  • Sonsuz şeyin önü, sonu nasıl olur… Önü, sonu olmayanın ortası nasıl bulunur?
  • بی‏نهایت چون ندارد دو طرف ** کی بود او را میانه منصرف‏
  • Allah, “Deniz mürekkep olsa biterdi de Rabbimin kelimeleri bitmezdi” dedi. Kimse Allah tecellisinin evvelini, âhirini göremedi.
  • اول و آخر نشانش کس نداد ** گفت لو کان له البحر مداد
  • Hatta yedi deniz, tamamıyla mürekkep olsa gene biteceğini umma.
  • هفت دریا گر شود کلی مداد ** نیست مر پایان شدن را هیچ امید
  • Bağ, orman baştanbaşa kalem olsa bu söz, yine eksilmez. 3545
  • باغ و بیشه گر بود یک سر قلم ** زین سخن هرگز نگردد هیچ کم‏
  • O mürekkebin, o kalemlerin hepsi biter de sonu olmayan bu söz yine kalır.
  • آن همه حبر و قلم فانی شود ** وین حدیث بی‏عدد باقی بود
  • Benim halim uyuyan adamın haline benzer. Gören sapık, beni uyuyor sanıyor.
  • حالت من خواب را ماند گهی ** خواب پندارد مر آن را گمرهی‏
  • Hâlbuki bil ki gözüm uyur, gönlüm uyanıktır. Bil ki işsiz güçsüz gibi duruyorum ama işimde var, gücüm de!
  • چشم من خفته دلم بیدار دان ** شکل بی‏کار مرا بر کار دان‏
  • Peygamber “Gözlerim uyur ama Allah lütfuyla kalbim uyumaz” dedi.
  • گفت پیغمبر که عینای تنام ** لا ینام قلبی عن رب الأنام‏
  • Senin gözün açık, kalbin uyuyor; benim gözüm uyuyor, gönlüme kapı açılmış! 3550
  • چشم تو بیدار و دل خفته به خواب ** چشم من خفته دلم در فتح باب‏
  • Gönlün ayrı beş duygusu var, gönül duygusuna iki cihan da pencere.
  • مر دلم را پنج حس دیگر است ** حس دل را هر دو عالم منظر است‏
  • Sen, kendi zayıflığınla bana bakma… Sana gece çağı ama o gece, bana kuşluk vakti.
  • تو ز ضعف خود مکن در من نگاه ** بر تو شب بر من همان شب چاشت‏گاه‏
  • Sana zindan, fakat o zindan bana bahçe gibi. Meşguliyetin ta kendisi bana istirahat hali.
  • بر تو زندان بر من آن زندان چو باغ ** عین مشغولی مرا گشته فراغ‏
  • Senin ayağın balçıkta, bana balçık gül kesilmiş... Sana yas, bana düğün, dernek davul zurna!
  • پای تو در گل مرا گل گشته گل ** مر ترا ماتم مرا سور و دهل‏
  • Seninle yeryüzünde oturup duruyorum ama Zuhal yıldızı gibi yedinci kat göğün üstünde koşup durmaktayım. 3555
  • در زمینم با تو ساکن در محل ** می‏دوم بر چرخ هفتم چون زحل‏
  • Seninle oturan ben değilim, benim gölgem. Mertebem, düşüncelerden üstün.
  • همنشینت من نیم سایه‏ی من است ** برتر از اندیشه‏ها پایه‏ی من است‏
  • Çünkü ben düşüncelerden, vesveselerden geçtim, onların dışında koşup gezmekteyim.
  • ز انکه من ز اندیشه‏ها بگذشته‏ام ** خارج اندیشه پویان گشته‏ام‏
  • Ben endişelere hâkimim, mahkûm değil. Usta, binaya hâkimdir.
  • حاکم اندیشه‏ام محکوم نی ** ز انکه بنا حاکم آمد بر بنا
  • Bütün halk, endişelere, vesveselere mahkûmdur. O yüzden hepsinin gönlü hasta, hepsi gamlı, gussalıdır.
  • جمله خلقان سخره‏ی اندیشه‏اند ** ز آن سبب خسته دل و غم پیشه‏اند
  • Onların arasından çıkıp kurtulmak istersem kendimi mahsustan endişeli gösteririm. 3560
  • قاصدا خود را به اندیشه دهم ** چون بخواهم از میانشان بر جهم‏
  • Ben, yücelerde uçan bir kuşum, endişe sinek! Sinek nasıl olurda beni elde edebilir?
  • من چو مرغ اوجم اندیشه مگس ** کی بود بر من مگس را دست‏رس‏
  • Ayakları kırık olanlar da benimle buluşsunlar, konuşsunlar diye göğün yücelerinden kasten aşağıya inerim.
  • قاصدا زیر آیم از اوج بلند ** تا شکسته پایگان بر من تنند
  • Aşağılık sıfatlardan usandım mı melekler gibi uçuveririm.
  • چون ملالم گیرد از سفلی صفات ** بر پرم همچون طیور الصافات‏
  • Benim kanadım, kendinden çıkmadır. Vücuduma iki kanat yapıştırmadım ben.
  • پر من رسته ست هم از ذات خویش ** بر نچسبانم دو پر من با سریش‏
  • Cafer-i Tayyar’ın kanadı kendindendir, Cafer-i Tarrar’ın kanadı ise iğreti. 3565
  • جعفر طیار را پر جاریه ست ** جعفر عیار را پر عاریه ست‏
  • Tatmayan adama göre bu, dâvadan ibarettir. Fakat makamı yüce kişilere göre dâva değil, manadır.
  • نزد آن که لم یذق دعوی است این ** نزد سکان افق معنی است این‏
  • Bu söz, kargaya göre lâftan, kuru iddiadan ibarettir. Nitekim sineğe göre dolu tencere ile boş tencere birdir.
  • لاف و دعوی باشد این پیش غراب ** دیگ تی و پر یکی پیش ذباب‏
  • İçinde lokma gevher olduktan sonra çekinme muktedir olduğun kadar ye!
  • چون که در تو می‏شود لقمه گهر ** تن مزن چندان که بتوانی بخور
  • Şeyhin biri bir gün, halkın kötü zannını gidermek için leğene kustu, leğen inciyle doldu.
  • شیخ روزی بهر دفع سوء ظن ** در لگن قی کرد پر در شد لگن‏
  • Bu suretle o basiret sahibi pir, halkın az akıllılığına acıyıp ancak akılla anlaşılır inciyi gözle görülür inci haline getirdi. 3570
  • گوهر معقول را محسوس کرد ** پیر بینا بهر کم عقلی مرد
  • Fakat midende temiz de pis murdar bir hale geliyorsa boğazını kilitle, anahtarı da sakla.
  • چون که در معده شود پاکت پلید ** قفل نه بر حلق و پنهان کن کلید
  • Lokma, kimde ululuk nuru haline gelirse ne dilerse yesin... Ona helâl!
  • هر که در وی لقمه شد نور جلال ** هر چه خواهد تا خورد او را حلال‏
  • Doğruluğuna kendisi tanık olan iddia
  • بیان دعویی که عین آن دعوی گواه صدق خویش است‏
  • Eğer benim canıma âşina isen bilirsin ki şu manalı sözüm boş dâva değildir.
  • گر تو هستی آشنای جان من ** نیست دعوی گفت معنی لان من‏
  • Gece yarısında bile senin yanındayım; kendine gel... Geceleyin korkma; ben senin adamınım, hısmınım dersem,
  • گر بگویم نیم شب پیش توام ** هین مترس از شب که من خویش توام‏
  • Bu iki iddia da, eğer hısımlarının sesini tanırsan sence doğrudur. 3575
  • این دو دعوی پیش تو معنی بود ** چون شناسی بانگ خویشاوند خود
  • Yanında olmak da, hısmın bulunmak da iddiadır ama iyi anlayan kişiye göre ikisi de mânadan ibarettir ve doğrudur.
  • پیشی و خویشی دو دعوی بود لیک ** هر دو معنی بود پیش فهم نیک‏
  • Sesinin yakından gelişi de şehadet eder ki bu nefes, bir sevgilinin yanından gelmekte.
  • قرب آوازش گواهی می‏دهد ** کاین دم از نزدیک یاری می‏جهد
  • Hısımların seslerindeki tat da o hısmın doğruluğuna şahittir.
  • لذت آواز خویشاوند نیز ** شد گوا بر صدق آن خویش عزیز
  • Fakat Allah ilhamına mazhar olmayan ve bilgisizliğinden yabancı sesiyle akraba sesini birbirinden ayırt edemeyen ahmağa göre,
  • باز بی‏الهام احمق کاو ز جهل ** می‏نداند بانگ بیگانه ز اهل‏
  • Bu adamın sözü dâvadan ibarettir. Bu ahmağın bilgisizliği, inkârına sebep olur. 3580
  • پیش او دعوی بود گفتار او ** جهل او شد مایه‏ی انکار او
  • Fakat gönlünde Allah nurları olan akıllı, anlayışlı kişiye göre bu ses, mananın ta kendisidir ve doğrudur.
  • پیش زیرک کاندرونش نورهاست ** عین این آواز معنی بود راست‏
  • Bu, şuna benzer: Arapça bilen birisi, Arapça “Ben Arapça bilirim” dese,
  • یا به تازی گفت یک تازی زبان ** که همی‏دانم زبان تازیان‏
  • Onun Arapça bilirim demesi dâvadır ama Arapça söyleyişi de manadır, dâvasının ispatıdır.
  • عین تازی گفتنش معنی بود ** گر چه تازی گفتنش دعوی بود
  • Yahut bir kâtip, kâğıdın üstüne “Ben kâtibim, yazı okuyabilirim, yüce bir kişiyim” diye yazsa,
  • یا نویسد کاتبی بر کاغذی ** کاتب و خط خوانم و من ابجدی‏
  • Bu yazı filvaki dâvadır ama yazılan şeyde dâvanın doğruluğuna şahittir. 3585
  • این نوشته گر چه خود دعوی بود ** هم نوشته شاهد معنی بود
  • Yahut da bir sofi “Dün akşam rüyada birisini gördün ya… Hani omuzun da seccade vardı.
  • یا بگوید صوفیی دیدی تو دوش ** در میان خواب سجاده به دوش‏
  • İşte o benim. Rüyada sana nazardaki feyizleri anlatmıştım.
  • من بدم آن و آن چه گفتم خواب در ** با تو اندر خواب در شرح نظر
  • Onları kulağına küpe et. O sözü aklına rehber yap, sözlere uy” dese,
  • گوش کن چون حلقه اندر گوش کن ** آن سخن را پیشوای هوش کن‏
  • Bu söz, sana rüyayı hatırlatır. Yeni bir mucize, eski bir altındır.
  • چون ترا یاد آید آن خواب این سخن ** معجز نو باشد و زر کهن‏
  • Bu söz, dâva gibi görünür ama rüyayı görenin ruhu” Evet” der. Tasdik eder. 3590
  • گر چه دعوی می‏نماید این ولی ** جان صاحب واقعه گوید بلی‏
  • Hikmet, müminin kaybolmuş malı olduğundan kimden duysa inanır, kabul eder.
  • پس چو حکمت ضاله‏ی مومن بود ** آن ز هر که بشنود موقن بود