English    Türkçe    فارسی   

3
3023-3072

  • Mana kokusunu duyan o yoksul da eli kesik olduğu halde zembil örerdi ya!
  • آن فقیری کو ز معنی بوی یافت ** دست ببریده همی زنبیل بافت
  • Âşıklar, yoklukta çadır kurarlar… Onlar, yokluk gibi bir renktedirler, bir tek ruhları vardır onların!
  • عاشقان اندر عدم خیمه زدند ** چون عدم یک‌رنگ و نفس واحدند
  • Süt emen çocuk yemekten nasıl zevk alabilir? Perinin gıdası kokudan ibarettir. 3025
  • شیرخواره کی شناسد ذوق لوت ** مر پری را بوی باشد لوت و پوت
  • Fakat insanoğlu perinin kokusundan koku alabilir mi? Huyu, onun huyunun zıddıdır.
  • آدمی کی بو برد از بوی او ** چونک خوی اوست ضد خوی او
  • Perinin az bir güzel kokudan aldığı zevki, sen yüz batman güzel yemekten bile alamazsın.
  • یابد از بو آن پری بوی‌کش ** تو نیابی آن ز صد من لوت خوش
  • Nil ırmağının suyu Mısırlılara kan kesildiği halde İsrailoğulları’na sudur.
  • پیش قبطی خون بود آن آب نیل ** آب باشد پیش سبطی جمیل
  • Deniz, Firavunu boğduğu halde İsrailoğulları’na bir ana cadde haline gelir.
  • جاده باشد بحر ز اسرائیلیان ** غرقه گه باشد ز فرعون عوان
  • Allah kadehini Yusuf’un yüzünden içmek, Allah kokusunu Yusuf’un kokusundan duymak, Yakup aleyhisselâm’a mahsustur. Yusuf’un kardeşleri de bunlardan mahrumdur başkaları da
  • مخصوص بودن یعقوب علیه السلام به چشیدن جام حق از روی یوسف و کشیدن بوی حق از بوی یوسف و حرمان برادران و غیر هم ازین هر دو
  • Yakup’un, Yusuf’un yüzünde gördüğü nur, ancak Yakup’a mahsustu. Kardeşleri bunu nereden görecekler? 3030
  • آنچ یعقوب از رخ یوسف بدید ** خاص او بد آن به اخوان کی رسید
  • Bu, sevgiliye olan sevdası yüzünden kendini kuyulara atar. Öbürü kininden sevgiliye kuyu kazar!
  • این ز عشقش خویش در چه می‌کند ** و آن بکین از بهر او چه می‌کند
  • Sofra, onun önünde ekmeksizdir, bomboştur… Fakat Yakup’un önünde nimetlerle dopdoludur, iştahını açar.
  • سفره‌ی او پیش این از نان تهیست ** پیش یعقوبست پر کو مشتهیست
  • Yüzünü yıkamayan, hurilerin yüzünü göremez. Peygamber, “Namaz, ancak huzur-u kalple kılınır” demiştir.
  • روی ناشسته نبیند روی حور ** لا صلوة گفت الا بالطهور
  • Canların gıdası aşktır. Bundan dolayı ruhların gıdası, açlıktır.
  • عشق باشد لوت و پوت جانها ** جوع ازین رویست قوت جانها
  • Yakup, Yusuf’a acıkmıştı, ekmek kokusu ona ta uzaklardan gelmekteydi. 3035
  • جوع یوسف بود آن یعقوب را ** بوی نانش می‌رسید از دور جا
  • Hâlbuki Yusuf’un gömleğini alıp koşa koşa Yakup’a getiren o gömleğin kokusunu duymadı bile!
  • آنک بستد پیرهن را می‌شتافت ** بوی پیراهان یوسف می‌نیافت
  • Aradaki mesafe yüzlerce fersahken Yakup, Yakup olduğundan Yusuf’un gömleğinin kokusunu duyuyordu.
  • و آنک صد فرسنگ زان سو بود او ** چونک بد یعقوب می‌بویید بو
  • Nice âlimler vardır ki hakikî ilimden hakiki irfandan nasipleri yoktur. Bu çeşit âlim, ilim hafızıdır, ilim sevgilisi değil.
  • ای بسا عالم ز دانش بی‌نصیب ** حافظ علمست آنکس نه حبیب
  • Onun sözlerini duyan kişi, alelâde bir adam olsa bile o sözleri anlar, hakikat korkusunu alır.
  • مستمع از وی همی‌یابد مشام ** گرچه باشد مستمع از جنس عام
  • Çünkü böyle âlimin eline düşen gömlek, eğretidir, bir zaman içindir… Esir tellâlının elindeki cariye gibi! 3040
  • زانک پیراهان بدستش عاریه‌ست ** چون بدست آن نخاسی جاریه‌ست
  • Tellâlın eline düşen cariye, müşteri içindir, tellâla ne fayda var?
  • جاریه پیش نخاسی سرسریست ** در کف او از برای مشتریست
  • Rızık vermek, Allah’ın işidir. Herkes Allah’ın takdirine göre hareket eder, başka türlü hareket etmesine imkân yoktur.
  • قسمت حقست روزی دادنی ** هر یکی را سوی دیگر راه نی
  • Güzel bir hayal, ona bağ, bahçe haline gelmiştir… Çirkin bir hayal, bunun yolunu kesmiştir!
  • یک خیال نیک باغ آن شده ** یک خیال زشت راه این زده
  • Allah öyle bir Allah’tır ki bir hayalden, bağ, bahçe düzmüş, bir hayalide cehennem haline getirmiş, yanıp yakılma yeri yapmıştır!
  • آن خدایی کز خیالی باغ ساخت ** وز خیالی دوزخ و جای گداخت
  • Peki… O halde onun gül bahçelerinin yolunu… Külhanlarının yerini kim bilebilir ki? 3045
  • پس کی داند راه گلشنهای او ** پس کی داند جای گلخنهای او
  • Gönül gözcüsü, bu hayal, canın ne yanından geliyor… Fırsat bulup göremez ki.
  • دیدبان دل نبیند در مجال ** کز کدامین رکن جان آید خیال
  • Bir kolayını bulup da doğduğu yeri, geldiği tarafı görseydi kötü hayallerin yolunu keser, gelmelerine mâni olurdu.
  • گر بدیدی مطلعش را ز احتیال ** بند کردی راه هر ناخوش خیال
  • Yokluk geçidine, yokluğun gözetleme yeri olan oraya casus, nasıl ayak atabilir?
  • کی رسد جاسوس را آنجا قدم ** که بود مرصاد و در بند عدم
  • Kör gibi onun ihsan eteğine yapış! Padişahım, körün yapışması diye buna derler işte!
  • دامن فضلش بکف کن کوروار ** قبض اعمی این بود ای شهره‌یار
  • Onun eteği, emridir, fermanıdır. Ondan korkmayı, ondan çekinmeyi kendisine can ittihaz eden adam ne iyi bahtlı bir adamdır! 3050
  • دامن او امر و فرمان ویست ** نیکبختی که تقی جان ویست
  • Birisi çayırlıkta, çimenlikte akarsu kıyısında… Onun yanı başındaki de azap içinde!
  • آن یکی در مرغزار و جوی آب ** و آن یکی پهلوی او اندر عذاب
  • Azap çeken, öbürüne bakar da “Bu zevk neden ki?” diye şaşırır kalır… Bu da meşakkat çekeni görür de “Acaba bunu kim hapsetmiş ki?” diye hayretlere düşer.
  • او عجب مانده که ذوق این ز چیست ** و آن عجب مانده که این در حبس کیست
  • Zevk içinde olan azap çekene “Kendine gel… Neden böyle perişansın? Bak, burada ne güzel kaynaklar var. Neden böyle benzin sararmış? Burada yüzlerce deva var...
  • هین چرا خشکی که اینجا چشمه هاست ** هین چرا زردی که اینجا صد دواست
  • Arkadaş, gafil olma, bu çimenliğe gel!” der. Fakat öbürü “Canım efendim… Gelemiyorum ki!” diye cevap verir.
  • همنشینا هین در آ اندر چمن ** گوید ای جان من نیارم آمدن
  • Bir beyle namaza düşkün olan ve namazdan, Allah’a niyaz etmeden zevk alan kölesi
  • حکایت امیر و غلامش کی نماز باره بود وانس عظیم داشت در نماز و مناجات با حق
  • Bir bey, hamama gitme lüzumunu duydu… Seher çağı, kölesine “Sungu, uyan başını kaldır. 3055
  • میرشد محتاج گرمابه سحر ** بانگ زد سنقر هلا بردار سر
  • Hamam tasını, peştamalı, havluyu, kili, Altın’dan al da hamama gidelim, haydi” diye seslendi.
  • طاس و مندیل و گل از التون بگیر ** تابه گرمابه رویم ای ناگزیر
  • Sungur, hamam tasıyla iyi bir peştamal ve havlu aldı. Beraberce yola düştüler.
  • سنقر آن دم طاس و مندیلی نکو ** برگرفت و رفت با او دو بدو
  • Yolda bir mescit vardı. Ezanda okunmaktaydı. Sungur ezan sesini duydu.
  • مسجدی بر ره بد و بانگ صلا ** آمد اندر گوش سنقر در ملا
  • Namaza pek düşkündü. Dedi ki: “Ey kuluna iltifatlarda, ihsanlarda bulunan beyim,
  • بود سنقر سخت مولع در نماز ** گفت ای میر من ای بنده‌نواز
  • Sen şu dükkânda birazcık otur da ben namazı kılıvereyim.” 3060
  • تو برین دکان زمانی صبرکن ** تا گزارم فرض و خوانم لم یکن
  • Bey, dükkânda oturdu. İmamla cemaat namazı kılıp camiden çıktılar.
  • چون امام و قوم بیرون آمدند ** ازنماز و وردها فارغ شدند
  • Sungur kuşluk çağına kadar içerde kaldı. Bey, bir müddet bekledi.
  • سنقر آنجا ماند تا نزدیک چاشت ** میر سنقر را زمانی چشم داشت
  • “Sungur, neye dışarı çıkmıyorsun?” diye seslendi. Sungur, içerden “Efendim, koyuvermiyorlar.
  • گفت ای سنقر چرا نایی برون ** گفت می‌نگذاردم این ذو فنون
  • Birazcık daha sabret, şimdi geliyorum. Beni beklemekte olduğunu biliyorum, unutmadım” dedi.
  • صبر کن نک آمدم ای روشنی ** نیستم غافل که در گوش منی
  • Bey, tam yedi kere seslendi, bekledi, bekledi, seslendi. Nihayet Sungur’un bu cilvesinden usandı, âciz kaldı, sabrı tükendi. 3065
  • هفت نوبت صبر کرد و بانگ کرد ** تاکه عاجز گشت از تیباش مرد
  • Sungur, beyin her seslenişinde “Efendim, dışarı çıkacağım ama daha koyuvermiyorlar” diyordu.
  • پاسخش این بود می‌نگذاردم ** تا برون آیم هنوز ای محترم
  • Bey “Yahu, mescitte kimse kalmadı koyvermeyen kim, seni orada kim tutuyor?” diye bağırdı.
  • گفت آخر مسجد اندر کس نماند ** کیت وا می‌دارد آنجا کت نشاند
  • Sungur dedi ki: “Seni dışardan içeriye sokmayan yok mu? İşte beni de içerden dışarıya çıkarmayan o.
  • گفت آنک بسته‌استت از برون ** بسته است او هم مرا در اندرون
  • Sana içeri girmeye izin vermeyen, benim de dışarı çıkmama mâni olmakta.
  • آنک نگذارد ترا کایی درون ** می‌بنگذارد مرا کایم برون
  • Senin bu tarafa adım atmana müsaade etmeyen benim de dışarıya adım atmama mâni oluyor!” 3070
  • آنک نگذارد کزین سو پا نهی ** او بدین سو بست پای این رهی
  • Balıkları karaya çıkarmayan deniz, karadakileri de denize sokmamakta.
  • ماهیان را بحر نگذارد برون ** خاکیان را بحر نگذارد درون
  • Balığın aslı sudan, öbür hayvanların aslı topraktan.
  • اصل ماهی آب و حیوان از گلست ** حیله و تدبیر اینجا باطلست