English    Türkçe    فارسی   

4
17-66

  • Bu Hüsam ve Ziya birdir... Şüphe yok ki güneşin kılıcı ziyadandır.
  • کین حسام و این ضیا یکیست هین ** تیغ خورشید از ضیا باشد یقین
  • Nur, ayındır, bu ziya da güneşin... Kuran’ı oku da bak!
  • نور از آن ماه باشد وین ضیا ** آن خورشید این فرو خوان از نبا
  • Babacığım, Kuran güneşe ziya dedi, aya da nur... hele bak da gör!
  • شمس را قرآن ضیا خواند ای پدر ** و آن قمر را نور خواند این را نگر
  • Güneş, aydan daha üstündür ya... Şu halde Ziya’yı da mertebe bakımından nurdan üstün bil! 20
  • شمس چون عالی‌تر آمد خود ز ماه ** پس ضیا از نور افزون دان به جاه
  • Hiç kimse gidilecek yolu ay ışığıyla görmedi de güneş doğunca yol meydana çıktı, göründü.
  • بس کس اندر نور مه منهج ندید ** چون برآمد آفتاب آن شد پدید
  • Güneş, alınacak, satılacak şeyleri güzelce gösterdi de bu yüzden pazarlar gündüzleri kuruldu.
  • آفتاب اعواض را کامل نمود ** لاجرم بازارها در روز بود
  • Kalp akçeyle sağlam akçe iyice ayırt edilsin, kimse hileye kapılmasın, aldanmasın diye.
  • تا که قلب و نقد نیک آید پدید ** تا بود از غبن و از حیله بعید
  • Güneşin nuru yeryüzüne adamakıllı vurdu, alışveriş edenler için âlemlere rahmet kesildi.
  • تا که نورش کامل آمد در زمین ** تاجران را رحمة للعالمین
  • Fakat bu, kalpazanların istemedikleri bir şeydir. Onlara pek ağır gelir bu iş... Çünkü güneşin nuru, onların işine kesat verir, kalp akçeleri görünür, fark edilir de geçmez olur? 25
  • لیک بر قلاب مبغوضست و سخت ** زانک ازو شد کاسد او را نقد و رخت
  • Kalp akçe, sarrafın can düşmanıdır... Yoksula köpekten başkası düşman olur mu?
  • پس عدو جان صرافست قلب ** دشمن درویش کی بود غیر کلب
  • Peygamberler, düşmanlarla savaşırlar... Melekler de “Yarabbi, sen koru!” diye dua ederler.
  • انبیا با دشمنان بر می‌تنند ** پس ملایک رب سلم می‌زنند
  • Allah’ın pek nurlu olan bu kandili hırsızların üflemesinden, onların nefesinden uzak tut!
  • کین چراغی را که هست او نور کار ** از پف و دمهای دزدان دور دار
  • Hırsız ve kalpazan, nura düşmandır vesselâm... Ey feryada yetişen Allah, sen feryadımıza yetiş!
  • دزد و قلابست خصم نور بس ** زین دو ای فریادرس فریاد رس
  • Hüsameddin, bu dördüncü deftere nurlar saç! Çünkü güneş de dördüncü kat gökten doğar, âlemi nurlara gark eder. 30
  • روشنی بر دفتر چارم بریز ** کفتاب از چرخ چارم کرد خیز
  • Sen de bu dördüncü defterle âlemlere güneş gibi nurlar saç da şehirlerle ülkelere parlarsın, her tarafı nura gark etsin!
  • هین ز چارم نور ده خورشیدوار ** تا بتابد بر بلاد و بر دیار
  • Bu kitap, masal diyene masaldır... Fakat bu kitapta halini gören, bu kitapla kendini anlayan kişi de erdir!
  • هر کش افسانه بخواند افسانه است ** وآنک دیدش نقد خود مردانه است
  • Mesnevi, Nil ırmağının suyudur... Kıptiye kan görünür ama Musa kavmine kan değildir, sudur!
  • آب نیلست و به قبطی خون نمود ** قوم موسی را نه خون بد آب بود
  • Bu sözün düşmanı, şimdi gözüme şöyle görünmede... Cehenneme baş aşağı düşmüş!
  • دشمن این حرف این دم در نظر ** شد ممثل سرنگون اندر سقر
  • Ey Hak Ziyası, sen onun halini gördün... Hak, sana, onun işlerine karşılık verdiği cevabı gösterdi! 35
  • ای ضیاء الحق تو دیدی حال او ** حق نمودت پاسخ افعال او
  • Gayb âlemini gören gözün, gayb âlemi gibi üstattır. Bu görüş, bu ihsan, şu âlemden eksik olmasın!
  • دیده‌ی غیبت چو غیبست اوستاد ** کم مبادا زین جهان این دید و داد
  • Bizim halimiz olan şu hikâyeyi burada tamamlarsan yakışır.
  • این حکایت را که نقد وقت ماست ** گر تمامش می‌کنی اینجا رواست
  • Adam olmayanları, adam olanların hatırı için bırak; hikâyeyi bitir, hikâyeye son ver!
  • ناکسان را ترک کن بهر کسان ** قصه را پایان بر و مخلص رسان
  • Hikâye üçüncü cilt de tamamlanmadıysa işte dördüncü cilt... Onu, burada düzene koy, tamamla!
  • این حکایت گر نشد آنجا تمام ** چارمین جلدست آرش در نظام
  • Âşığın, bekçiden kaçıp bilmediği bir bağa girmesi sevgilisini orada bulması ve neşesinden bekçiye hayır duada bulunması, “öyle şeyler oluverir ki siz, onlardan hoşlanmazsınız, hâlbuki sizin için hayırlıdır” ayetini okuması
  • تمامی حکایت آن عاشق که از عسس گریخت در باغی مجهول خود معشوق را در باغ یافت و عسس را از شادی دعای خیر می‌کرد و می‌گفت کی عسی ان تکرهوا شیا و هو خیر لکم
  • O adamın, bekçiden korkup bağa at sürdüğünü anlatıyorduk. 40
  • اندر آن بودیم کان شخص از عسس ** راند اندر باغ از خوفی فرس
  • O adamın âşık olup bu dertle tam sekiz yıl yanıp yakıldığı güzel de meğerse o bağdaymış!
  • بود اندر باغ آن صاحب‌جمال ** کز غمش این در عنا بد هشت سال
  • Âşık o sevgilinin gölgesini bile görmeye imkân bulamıyordu. Ancak Zümrüdüanka’yı duyar gibi onun da vasfını işitmekteydi.
  • سایه‌ی او را نبود امکان دید ** هم‌چو عنقا وصف او را می‌شنید
  • Kazara nasılsa onu, bir kerecik görmüştü, o ilk görüşte ona vurulmuş, ona gönül vermiş gitmişti.
  • جز یکی لقیه که اول از قضا ** بر وی افتاد و شد او را دلربا
  • Ondan sonra ne kadar çalıştı çabaladıysa o sert huylu dilber, bir türlü mecâl vermemiş, bir türlü kendisini göstermemişti.
  • بعد از آن چندان که می‌کوشید او ** خود مجالش می‌نداد آن تندخو
  • Ne yalvarmanın bir çaresi olmuştu, ne mal, mülk vermenin... O fidan sevgilinin gözü toktu, tamahı yoktu! 45
  • نه بلا به چاره بودش نه به مال ** چشم پر و بی‌طمع بود آن نهال
  • Allah, her hüner ve sanata, her dilenen ve istenen şeye âşık olan kişinin dudağını, ilk önce o şeye dokundurur, ona lezzeti tattırır...
  • عاشق هر پیشه‌ای و مطلبی ** حق بیالود اول کارش لبی
  • Ondan sonra âşıklar, o lezzetle, dileklerini aramaya koyuldular mı her gün önlerine bir tuzak çıkarır, ayaklarına bir bağ vurur!
  • چون بدان آسیب در جست آمدند ** پیش پاشان می‌نهد هر روز بند
  • Aramayıp taramaya giriştiler mi “hele nikâh parasını getir bakalım” diye kapıyı kapar.
  • چون در افکندش بجست و جوی کار ** بعد از آن در بست که کابین بیار
  • Âşıklar da, o ümitle döner dolaşır, koşarlar... Her an ricaya düşerler, her an ümitsizliğe kapılırlar.
  • هم بر آن بو می‌تنند و می‌روند ** هر دمی راجی و آیس می‌شوند
  • Herkesin, bir şey elde edeceğim diye bir ümidi vardır... Nihayet bir gün olur, ona bir kapı da açarlar. 50
  • هر کسی را هست اومید بری ** که گشادندش در آن روزی دری
  • Açarlar ama hemencecik yine o kapıyı örterler. O kapıya tapan, oraya ümit bağlayan kişi de ümitlenir, o ümitle ateş kesilir, işe girişir!
  • باز در بستندش و آن درپرست ** بر همان اومید آتش پا شدست
  • O genç de hoş bir halde o bağa girince ansızın ayağı defineye batıverdi!
  • چون درآمد خوش در آن باغ آن جوان ** خود فرو شد پا به گنجش ناگهان
  • Allah bekçiyi sebep etti... Bekçi korkusundan geceleyin koşa koşa bağa girdi, sığındı da,
  • مر عسس را ساخته یزدان سبب ** تا ز بیم او دود در باغ شب
  • Bağdan geçen ırmağa yüzüğünü düşürmüş olan sevgilisinin elinde bir fener, yüzüğünü aramakta olduğunu gördü.
  • بیند آن معشوقه را او با چراغ ** طالب انگشتری در جوی باغ
  • O anda neşesinden Allah’a şükürler ederek bekçiye hayır dualarda bulunmaya başladı: 55
  • پس قرین می‌کرد از ذوق آن نفس ** با ثنای حق دعای آن عسس
  • “Bekçiden huylanıp kaçtım, ziyanlara girdim, ama yarabbi, sen onun yirmi misli altın ve gümüşü onun başına saç!
  • که زیان کردم عسس را از گریز ** بیست چندان سیم و زر بر وی بریز
  • Onu, kötü kişilerin şerrinden kurtar... Ben nasıl neşelendiysem onu da sen neşelendir!
  • از عوانی مر ورا آزاد کن ** آنچنان که شادم او را شاد کن
  • Onu bu âlemde de mesut et, o âlemde de... Onu kötülükten, köpeklikten kurtar!
  • سعد دارش این جهان و آن جهان ** از عوانی و سگی‌اش وا رهان
  • Allah’ım, gerçi o kötü kişinin huyu daima halkın belasını istemektir. ( ama yine sen onu koru).
  • گرچه خوی آن عوان هست ای خدا ** که هماره خلق را خواهد بلا
  • Kötü kişi, padişah, Müslümanları suçlu buldu diye bir haber duydu mu semirir, neşelenir... 60
  • گر خبر آید که شه جرمی نهاد ** بر مسلمانان شود او زفت و شاد
  • Yok... Eğer padişah, merhamet etti, o cezayı cömertliğiyle Müslümanlardan bağışladı diye bir söz duysa,
  • ور خبر آید که شه رحمت نمود ** از مسلمانان فکند آن را به جود
  • Bu söz yüzünden canı sıkılır, yaslara düşer... Kötü kişide daha buna benzer yüzlerce yomsuzluklar vardır.
  • ماتمی در جان او افتد از آن ** صد چنین ادبارها دارد عوان
  • Fakat o âşık, kötü bekçiye hayır dualar edip duruyordu. Çünkü rahata onun yüzünden kavuşmuştu.
  • او عوان را در دعا در می‌کشید ** کز عوان او را چنان راحت رسید
  • Bekçi herkese zehirdi, fakat ona panzehir! Bekçi, onun sevgilisine kavuşmasına sebep olmuştu.
  • بر همه زهر و برو تریاق بود ** آن عوان پیوند آن مشتاق بود
  • Görüyorsun ya, dünyada mutlak olarak kötü bir şey yoktur. Kötü, buna nispetle kötüdür. Sonra şunu da bil ki, 65
  • پس بد مطلق نباشد در جهان ** بد به نسبت باشد این را هم بدان
  • Âlemde hiçbir zehir yahut şeker yoktur ki birine ayak, öbürüne ayakkabı olmasın!
  • در زمانه هیچ زهر و قند نیست ** که یکی را پا دگر را بند نیست