English    Türkçe    فارسی   

4
1852-1901

  • Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya... Allah, doğrusunu daha iyi bilir ya, Allah vahyidir!
  • نه نجومست و نه رملست و نه خواب ** وحی حق والله اعلم بالصواب
  • Sofiler, bunu halktan gizlemek için gönül vahyi demişlerdir.
  • از پی روپوش عامه در بیان ** وحی دل گویند آن را صوفیان
  • Sen istersen onu gönül vahyi farz et... Gönül zaten onun nazargâhıdır... Gönül, ona agâh olunca nasıl hata eder?
  • وحی دل گیرش که منظرگاه اوست ** چون خطا باشد چو دل آگاه اوست
  • Ey mümin, sen, Allah nuruyla bakar, görürsün... Hatadan, yanılmadan eminsin! 1855
  • مومنا ینظر به نور الله شدی ** از خطا و سهو آمن آمدی
  • Sofinin canına, gönlüne gelen Allah yemeğinin eksilmesi
  • نقصان اجرای جان و دل صوفی از طعام الله
  • Sofi, yoksulluktan dertlenince yoksulluğu, ona dadı ve gıda kesilir.
  • صوفیی از فقر چون در غم شود ** عین فقرش دایه و مطعم شود
  • Çünkü cennet, hoşa gitmeyen şeylerden meydana gelmiştir... Merhamet, gönlü kırık âcizlerin nasibidir.
  • زانک جنت از مکاره رسته است ** رحم قسم عاجزی اشکسته است
  • Yücelikle başlar kıran kişiye ne Allah’ın merhameti nasip olur, ne halkın!
  • آنک سرها بشکند او از علو ** رحم حق و خلق ناید سوی او
  • Bu sözün sonu yoktur... Evet, o yiğit, yiyecek ve ekmek nafakasının azlığından perişan oldu!
  • این سخن آخر ندارد وان جوان ** از کمی اجرای نان شد ناتوان
  • Ne mutlu o sofiye ki rızkı azalır... Boncuğu inci olur, kendisi deniz kesilir! 1860
  • شاد آن صوفی که رزقش کم شود ** آن شبه‌ش در گردد و اویم شود
  • O hususi Allah nafakasını duyan, Allah’ın yakınlığına erer, gayb nafakasını elde eder.
  • زان جرای خاص هر که آگاه شد ** او سزای قرب و اجری‌گاه شد
  • Fakat ruh nafakası noksan olan kişinin canı o noksan yüzünden titremeye başlar.
  • زان جرای روح چون نقصان شود ** جانش از نقصان آن لرزان شود
  • Anlar ki bir hata etmiştir de bundan dolayı rıza yaseminliği perişan olmuştur.
  • پس بداند که خطایی رفته است ** که سمن‌زار رضا آشفته است
  • İşte o adam da ekinin az olması yüzünden harman sahibine mektup yazdı.
  • هم‌چنانک آن شخص از نقصان کشت ** رقعه سوی صاحب خرمن نبشت
  • Mektubunu o yüce ve adil padişaha götürdüler, okudu, fakat bir cevap vermedi. 1865
  • رقعه‌اش بردند پیش میر داد ** خواند او رقعه جوابی وا نداد
  • Dedi ki: onun derdi yalnız gıda, başka bir şey değil... Ahmağa verilecek en iyi cevap sükûttur.
  • گفت او را نیست الا درد لوت ** پس جواب احمق اولیتر سکوت
  • Ayrılık ve vuslat derdi onda hiç yok... fer’e bağlanmış, aslı hiç aramıyor.
  • نیستش درد فراق و وصل هیچ ** بند فرعست او نجوید اصل هیچ
  • O ahmağın biri... Varlığa kapılmış, ölmüş gitmiş fer’in derdiyle asla aldırış bile etmemekte.
  • احمقست و مرده‌ی ما و منی ** کز غم فرعش فراغ اصل نی
  • Göklerle yeri bir elma farz et... Allah’ın kudret ağacından bitmiş!
  • آسمانها و زمین یک سیب دان ** کز درخت قدرت حق شد عیان
  • Sen, bu elmanın içindeki bir kurda benzersin; ağaçtan da haberin yok, bahçıvandan da! 1870
  • تو چه کرمی در میان سیب در ** وز درخت و باغبانی بی‌خبر
  • Elmada bir kurt daha var; fakat onun canı dış âleminde bayrak sahibi!
  • آن یکی کرمی دگر در سیب هم ** لیک جانش از برون صاحب‌علم
  • Onun hareketi elmayı yarar... Elma onun hareketine karşı koyamaz!
  • جنبش او وا شکافد سیب را ** بر نتابد سیب آن آسیب را
  • Hareketi, perdeleri yırtar... Sureti kurt ama hakikatte o, bir ejderha!
  • بر دریده جنبش او پرده‌ها ** صورتش کرمست و معنی اژدها
  • Demirden çıkan ilk ateş, dışarıya yavaş, yavaş adım atar.
  • آتش که اول ز آهن می‌جهد ** او قدم بس سست بیرون می‌نهد
  • Dadısı pamuktur önce... Fakat sonunda şuleleri ta esire kadar çıkar, 1875
  • دایه‌اش پنبه‌ست اول لیک اخیر ** می‌رساند شعله‌ها او تا اثیر
  • İnsan, önce uykuya, yemeye muhtaçtır... Fakat nihayet meleklerden de üstün olur.
  • مرد اول بسته‌ی خواب و خورست ** آخر الامر از ملایک برترست
  • Pamuk ve kükürdün himayesinde şulesi ve nuru, süha yıldızına kadar çıkar!
  • در پناه پنبه و کبریتها ** شعله و نورش برآیدت بر سها
  • Karanlık âlemi aydınlatır... Demirden yapılma tomruğu bile iğneyle deler geçer!
  • عالم تاریک روشن می‌کند ** کنده‌ی آهن به سوزن می‌کند
  • Ateş de cismanidir ama ne ruhtandır, ne de ruhani âlemden!
  • گرچه آتش نیز هم جسمانی است ** نه ز روحست و نه از روحانی است
  • Cisme, o yücelikten bir nasip yoktur... Cisim, can denizinin önünde bir katra gibidir! 1880
  • جسم را نبود از آن عز بهره‌ای ** جسم پیش بحر جان چون قطره‌ای
  • Cisim, canla artar, gün günden fazlalaşır... Fakat can gitti mi cisme bak, ne hale gelir?
  • جسم از جان روزافزون می‌شود ** چون رود جان جسم بین چون می‌شود
  • Cisminin haddi, bir iki arşından fazla değildir... Fakat canın, ta göklere kadar çıkar, dolaşır!
  • حد جسمت یک دو گز خود بیش نیست ** جان تو تا آسمان جولان‌کنیست
  • En iyi kişi, ruha ta Bağdat’a Semerkand’a kadar olan mesafe tasavvurda yarım adımdır ancak!
  • تا به بغداد و سمرقند ای همام ** روح را اندر تصور نیم گام
  • Gözünüz iki dirhemlik taş ağırlığında bir yağ parçasıdır ama ruhunun nuru göklere dek her tarafı kaplar.
  • دو درم سنگست پیه چشمتان ** نور روحش تا عنان آسمان
  • Nursa, bu göz olmadan da uykuda her şeyi görür... Fakat göz, bu nur olmayınca ancak harap olur gider! 1885
  • نور بی این چشم می‌بیند به خواب ** چشم بی‌این نور چه بود جز خراب
  • Canın, tenin sakalıyla, bıyığıyla alış verişi yoktur... Fakat ten, can olmayınca murdardır, aşağıdır!
  • جان ز ریش و سبلت تن فارغست ** لیک تن بی‌جان بود مردار و پست
  • Bu cisim, hayvani ruhun debdebesine sebeptir... Sen daha önceden git de insani ruhu gör!
  • بارنامه‌ی روح حیوانیست این ** پیشتر رو روح انسانی ببین
  • İnsandan da dedikodudan da geç de Cebrail’in ruhunun dayanıp kaldığı deniz kıyısına var!
  • بگذر از انسان هم و از قال و قیل ** تا لب دریای جان جبرئیل
  • Ondan sonra Ahmed’in canı (esrarı faş etme sakın diye) sana karşı dudağını ısırsın... Cebrail, senden korksun, geride kalsın!
  • بعد از آنت جان احمد لب گزد ** جبرئیل از بیم تو واپس خزد
  • Bir yay kadar ileri varır, sana doğru gelirsem derhal yanarım desin! 1890
  • گوید ار آیم به قدر یک کمان ** من به سوی تو بسوزم در زمان
  • Kölenin, mektuba padişahtan cevap gelmeyişinden kızıp perişan olması
  • آشفتن آن غلام از نارسیدن جواب رقعه از قبل پادشاه
  • Bu ovanın ne başı var zaten, ne sonu... o köle de mektubuna cevap gelmediğinden sıkılıp duruyor! Dostları, ayrılığını sordular;
  • این بیابان خود ندارد پا و سر ** بی‌جواب نامه خستست آن پسر
  • Ne şaşılacak şey, padişah neden bana cevap yazmadı... Yoksa kızgınlığından mektubu götüren bir hıyanetlikte mi bulundu?
  • کای عجب چونم نداد آن شه جواب ** با خیانت کرد رقعه‌بر ز تاب
  • Mektubu mu gizledi, yoksa padişaha vermedi mi? Acaba bir münafık mıydı, saman altından su mu yürüttü?
  • رقعه پنهان کرد و ننمود آن به شاه ** کو منافق بود و آبی زیر کاه
  • Tecrübe için başka bir mektup yazar, hünerli, terbiyeli bir başka elçi arar bulurum demekte,
  • رقعه‌ی دیگر نویسم ز آزمون ** دیگری جویم رسول ذو فنون
  • Cahilliğinden o bihaber, padişahı, mutfak eminini, mektup götüreni ayıplamaktaydı. 1895
  • بر امیر و مطبخی و نامه‌بر ** عیب بنهاده ز جهل آن بی‌خبر
  • Hiç ben din yolunda eğri gittim, gâvurluk ettim diye kendisine gelmiyor, kusuru kendinde bulmuyordu.
  • هیچ گرد خود نمی‌گردد که من ** کژروی کردم چو اندر دین شمن
  • Süleyman aleyhisselâm’ın bir kusuru yüzünden rüzgârın ters esmesi
  • کژ وزیدن باد بر سلیمان علیه‌السلام به سبب زلت او
  • Rüzgâr, Süleyman’ın tahtına ters esti... Süleyman dedi ki: Ey rüzgâr, ters esme!
  • باد بر تخت سلیمان رفت کژ ** پس سلیمان گفت بادا کژ مغژ
  • Rüzgâr da ey Süleyman dedi, ters hareket etme... Ters hareket edersen, benim tersliğime kızma!
  • باد هم گفت ای سیلمان کژ مرو ** ور روی کژ از کژم خشمین مشو
  • Allah, biz ders alalım da insafa gelelim diye bu teraziyi halk etti.
  • این ترازو بهر این بنهاد حق ** تا رود انصاف ما را در سبق
  • Sen eksik dirhem korsan ben eksik tartarım... Sen benimle apaydın muamelede bulunursan ben de seninle apaydın muamelede bulunurum! 1900
  • از ترازو کم کنی من کم کنم ** تا تو با من روشنی من روشنم
  • Böylece Süleyman’ın tacı da eğrildi... Aydın günü ona gece etti âdeta!
  • هم‌چنین تاج سلیمان میل کرد ** روز روشن را برو چون لیل کرد