English    Türkçe    فارسی   

4
2804-2853

  • Bu ahırdaki eşekler de senin cefandan aman bulamıyorlar insanlarda!
  • اندرین آخر خران و مردمان ** می‌نیابند از جفای تو امان
  • İşte sevilmeyen her eşeği yola getirmek, terbiye etmek için sopa getirdim ben! 2805
  • نک عصا آورده‌ام بهر ادب ** هر خری را کو نباشد مستحب
  • Seni kahretmek için o sopa, bir ejderha kesilir... çünkü sen de işte ve huyda bir ejderha kesilmişsin.
  • اژدهایی می‌شود در قهر تو ** که اژدهایی گشته‌ای در فعل و خو
  • Sen amansız bir dağ ejderhasısın ama gökyüzü ejderhasına da bak!
  • اژدهای کوهیی تو بی‌امان ** لیک بنگر اژدهای آسمان
  • Bu sopada cehennemden bir hisse var... kendine gel de aydınlığa kaç.
  • این عصا از دوزخ آمد چاشنی ** که هلا بگریز اندر روشنی
  • Yoksa benim dişlerimin arasında kalırsın... benim kahrımdan seni kimse kurtaramaz demektedir.
  • ورنه در مانی تو در دندان من ** مخلصت نبود ز در بندان من
  • Tanrı’nın cehennemi nerede demeyesin diye bu, bir sopayken şimdi ejderha olmuştur. 2810
  • این عصایی بود این دم اژدهاست ** تا نگویی دوزخ یزدان کجاست
  • در بیان آنک شناسای قدرت حق نپرسد کی بهشت و دوزخ کجاست
  • Tanrı kudretini bilip tanıyan cennetle cehennem nerede ki diye sormaz.
  • هر کجا خدا دوزخ کند ** اوج را بر مرغ دام و فخ کند
  • Tanrı, nereyi isterse orasını cehennem yapar... gökyüzünün yücelerini kuşa ökse ve tuzak haline getirir.
  • هم ز دندانت برآید دردها ** تا بگویی دوزخست و اژدها
  • Dişlerine bir ağrı verir ki bu diş ağrısı cehennem, ejderha dersin. Yahut da tükürdüğünü bal haline kor... bu, cennet ve cennet elbiseleri dersin!
  • یا کند آب دهانت را عسل ** که بگویی که بهشتست و حلل
  • Dişlerinin dibinden şeker bitirir... bu suretle kaderin hükmünü anlar bilirsin!
  • از بن دندان برویاند شکر ** تا بدانی قوت حکم قدر
  • Şu halde dişlerinle suçsuzları ısırma... çekinemeyeceğin, kurtulamayacağın silleyi düşün. 2815
  • پس به دندان بی‌گناهان را مگز ** فکر کن از ضربت نامحترز
  • Tanrı Nil’i Kıpti’lere kan haline getirdi... İsrail oğullarını da belâdan korudu.
  • نیل را بر قبطیان حق خون کند ** سبطیان را از بلا محصون کند
  • Buna bak da Tanrının yoldaki aklı başında kişiyle sarhoşu ayırt ettiğini anla.
  • تا بدانی پیش حق تمییز هست ** در میان هوشیار راه و مست
  • Nil bu ayırt edişi Tanrıdan öğrendi de buna ihsanlarda bulundu, öbürünü sıkıca bağladı.
  • نیل تمییز از خدا آموختست ** که گشاد آن را و این را سخت بست
  • Tanrı lûtfu, Nil’e akıl verdi... kahrı ise Kabil’i sersemleştirdi.
  • لطف او عاقل کند مر نیل را ** قهر او ابله کند قابیل را
  • Keremiyle cansız şeylerde akıl yarattı... kahrı ile akıllının aklını aldı. 2820
  • در جمادات از کرم عقل آفرید ** عقل از عاقل به قهر خود برید
  • Lûtfuyla cansız şeyde akıl peydahlandı... kahrı ile bilgi akıllardan kaçtı!
  • در جماد از لطف عقلی شد پدید ** وز نکال از عاقلان دانش رمید
  • Emriyle oraya yağmur gibi akıl yağdı... bunun aklıysa Tanrı hışmını görüp kaçtı gitti!
  • عقل چون باران به امر آنجا بریخت ** عقل این سو خشم حق دید و گریخت
  • Bulut, güneş, ay ve yücelerdeki yıldızlar... hepsi de bir nizamla gelirler, giderler.
  • ابر و خورشید و مه و نجم بلند ** جمله بر ترتیب آیند و روند
  • Her biri, ancak vaktinde gelir... vaktini ne geciktirir, ne de erken gelip çatar.
  • هر یکی ناید مگر در وقت خویش ** که نه پس ماند ز هنگام و نه پیش
  • Bunu nasıl oldu da peygamberlerden anlamadın sen?Onlar, taşa sopaya bilgi ihsan ettiler. 2825
  • چون نکردی فهم این را ز انبیا ** دانش آوردند در سنگ و عصا
  • Bunları gör de diğer cansız şeyleri de şüphesiz bir halde sopaya, taşa kıyas et!
  • تا جمادات دگر را بی لباس ** چون عصا و سنگ داری از قیاس
  • Taşla sopanın itaati meydana çıkar, görünürde öbür cansız şeylerin halinde de haber verir...
  • طاعت سنگ و عصا ظاهر شود ** وز جمادات دگر مخبر شود
  • Onlar da “Biz, Tanrı’yı biliriz, ona itaat ederiz... hepimiz de tesadüfen halk edilmiş abes şeyler değiliz” derler.
  • که ز یزدان آگهیم و طایعیم ** ما همه نی اتفاقی ضایعیم
  • Nil suyuna bak da anla... boğarken iki ümmetin arasını ayırt etti ya!
  • هم‌چو آب نیل دانی وقت غرق ** کو میان هر دو امت کرد فرق
  • Yer, nasıl Karun’u kahredip sömürdü; onu nasıl bildiyse Nil’i de öyle bilgi sahibi bil. 2830
  • چون زمین دانیش دانا وقت خسف ** در حق قارون که قهرش کرد و نسف
  • Ay da öyle... emri duyunca derhal gökyüzünde yarıldı, ikiye bölündü ya.
  • چون قمر که امر بشنید و شتافت ** پس دو نیمه گشت بر چرخ و شکافت
  • Nerede bir ağaç ve taş varsa Mustafa’yı görünce apaçık selâm verdi ya! İşte cansızların hepsini de böyle bil, böyle tanı!
  • چون درخت و سنگ کاندر هر مقام ** مصطفی را کرده ظاهرالسلام
  • Tanrı varlığını inkâr eden ve âleme evvel, yok diyen Dehri’ye cevap
  • جواب دهری کی منکر الوهیت است و عالم را قدیم می‌گوید
  • Dün birisi, âlem, sonradan yaratıldı... bu gökyüzü fânidir, vârisi Hak’dır diyordu.
  • دی یکی می‌گفت عالم حادثست ** فانیست این چرخ و حقش وارثست
  • Bir filozof dedi ki: Sonradan yaratıldığını nasıl biliyorsun? Yağmur,bulutun sonradan yaratıldığını nasıl bilir?
  • فلسفیی گفت چون دانی حدوث ** حادثی ابر چون داند غیوث
  • Bu değişip duran âlemden sen, bir zerre bile değilsin... öyle olduğu halde güneşin sonradan yaratıldığını ne bilirsin ki? 2835
  • ذره‌ای خود نیستی از انقلاب ** تو چه می‌دانی حدوث آفتاب
  • Pislik içinde gömülü olan bir kurtcağız, yeryüzünün evvelini, sonunu nereden bilecek?
  • کرمکی کاندر حدث باشد دفین ** کی بداند آخر و بدو زمین
  • Sen bu sözü babandan duydun... taklitle aptallığından ona sarıldın?
  • این به تقلید از پدر بشنیده‌ای ** از حماقت اندرین پیچیده‌ای
  • Sonradan yaratıldığına delil nedir? söyle; yoksa sus, fazla söylenmeye kalkma!
  • چیست برهان بر حدوث این بگو ** ورنه خامش کن فزون گویی مجو
  • Adam dedi ki: Bu derin denizde bir gün iki bölük halkın bahse giriştiklerini gördüm.
  • گفت دیدم اندرین بحث عمیق ** بحث می‌کردند روزی دو فریق
  • Onlar çekişir bahsederken halk onların başına üşüştü. 2840
  • در جدال و در خصام و در ستوه ** گشت هنگامه بر آن دو کس گروه
  • Ben de kalabalığın arasına karıştım, onların sözlerini, hallerini anlamak için durdum, bekledim.
  • من به سوی جمع هنگامه شدم ** اطلاع از حال ایشان بستدم
  • Bir bölüğü âlem fânidir... şüphe yok ki bu yapının bir yapıcısı var diyordu.
  • آن یکی می‌گفت گردون فانیست ** بی‌گمانی این بنا را بانیست
  • Öbür bölüğün bu âlem kadimdir, evveli yoktur, yaratıcısı yapıcısı da yoktur... varsa bile kendisidir diyordu.
  • وان دگر گفت این قدیم و بی کیست ** نیستش بانی و یا بانی ویست
  • Tanrıya inanan, yaratıcıyı inkar ettin... geceyle gündüzü getirip götüren ve rızk veren Tanrıya münkir oldun, dedi.
  • گفت منکر گشته‌ای خلاق را ** روز و شب آرنده و رزاق را
  • Filozof ben dedi... delilsiz sözü dinlemem, taklide ancak ahmak olan kapılır! 2845
  • گفت بی برهان نخواهم من شنید ** آنچ گولی آن به تقلیدی گزید
  • Hadi delilini göster... yoksa bu âlemde delilsiz söz dinlemem ben!
  • هین بیاور حجت و برهان که من ** نشنوم بی حجت این را در زمن
  • Mümin dedi ki: Delil, canımdadır... canımın içinde gizli delilim var!
  • گفت حجت در درون جانمست ** در درون جان نهان برهانمست
  • Senin gözün zayıftır, hilâli göremezsin; fakat ben görüyorum, bana kızma.
  • تو نمی‌بینی هلال از ضعف چشم ** من همی بینم مکن بر من تو خشم
  • Dedikodu uzadıkça uzadı... dinleyenlerde bu bezenmiş âlemin başına, sonuna hayran olup kaldılar.
  • گفت و گو بسیار گشت و خلق گیج ** در سر و پایان این چرخ پسیج
  • Mümin,dostum dedi... gönlümde bir delil var... bence, bu, âlemin sonradan yaratıldığına bir alâmet! 2850
  • گفت یارا در درونم حجتیست ** بر حدوث آسمانم آیتیست
  • İyice inanmışım... inancımın nişanesi de şu: İyice inanan ateşe bile girse,
  • من یقین دارم نشانش آن بود ** مر یقین‌دان را که در آتش رود
  • Aşıklardaki aşk sırrı gibi ona bir ziyan gelmez, yanmaz, mahvolmaz!
  • در زبان می‌ناید آن حجت بدان ** هم‌چو حال سر عشق عاشقان
  • Sözlerinin sırrı, ancak yüzümün sarılığından, zayıflığından anlaşılır.
  • نیست پیدا سر گفت و گوی من ** جز که زردی و نزاری روی من