English    Türkçe    فارسی   

4
3744-3793

  • Keyfiyetsiz ve mânevi bir ileri oluştur bu... geri kalanı da, ileri gideni de ikiliksiz olarak gör.
  • سبق بی‌چون و چگونه‌ی معنوی ** سابق و مسبوق دیدی بی‌دوی
  • Göremezsen bu aşağılık anlayışındandır... zaten halkın akılları, o madenden bir arpadır ancak! 3745
  • گر ندیدی آن بود از فهم پست ** که عقول خلق زان کان یک جوست
  • O takdirde din alametlerini ayıplama, ayıbı kendinde bul! Topraktan yaratılan kuş, nasıl olur da gök yüzünü aşar geçer?
  • عیب بر خود نه نه بر آیات دین ** کی رسد بر چرخ دین مرغ گلین
  • Kuşun dönüp dolaşacağı en yüce yer havadır... çünkü onun meydana gelişi, şehvetten, heva ve hevestendir.
  • مرغ را جولانگه عالی هواست ** زانک نشو او ز شهوت وز هواست
  • Şu halde sen evet, hayır demeksizin hayran ol da Allah rahmetinden önüne bir binek gelsin!
  • پس تو حیران باش بی‌لا و بلی ** تا ز رحمت پیشت آید محملی
  • Bu şaşılacak şeyleri anlamada acizsen evet demen tekellüme sapmandır.
  • چون ز فهم این عجایب کودنی ** گر بلی گویی تکلف می‌کنی
  • 3750.Evet demez de hayır dersen o sözde boynunu vurur... o hayır sözü yüzünden Allahnın kahrı, senin pencereni kapatır. 3750
  • ور بگویی نی زند نی گردنت ** قهر بر بندد بدان نی روزنت
  • Şu halde hemen öylece hayran ol yalnız! Hayran ol ki önden arttan Allah yardımı gelsin.
  • پس همین حیران و واله باش و بس ** تا درآید نصر حق از پیش و پس
  • Hayran olur şaşırır kalır, varlığından geçersen hal dili ile "Yarabbi bizi doğru yola götür" dersin!
  • چونک حیران گشتی و گیج و فنا ** با زبان حال گفتی اهدنا
  • Bu iş pek büyüktür, pek büyük... fakat titremeye başladın mı o büyük şey, sana yumuşar, dümdüz olur.
  • زفت زفتست و چو لرزان می‌شوی ** می‌شود آن زفت نرم و مستوی
  • Çünkü bu büyüklük, münkire göredir... âciz oldun mu lûtuftur, ihsandır o.
  • زانک شکل زفت بهر منکرست ** چونک عاجز آمدی لطف و برست
  • Cebrail aleyhisselâm'ın kendisini Mustafa sallallahû aleyhi vesellem'e kendi suretiyle göstermesi ve yediyüz kanadından bir tanesi görününce ufku kaplaması ve bütün parlaklığıyle beraber güneşin görünmez bir hale gelmesi.
  • نمودن جبرئیل علیه‌السلام خود را به مصطفی صلی‌الله علیه و سلم به صورت خویش و از هفتصد پر او چون یک پر ظاهر شد افق را بگرفت و آفتاب محجوب شد با همه شعاعش
  • Mustafa Cebrail'e "Ey dost, suretin nasıl... 3755
  • مصطفی می‌گفت پیش جبرئیل ** که چنانک صورت تست ای خلیل
  • Apâşikar olarak bana öyle görün de seni göreyim, sana bakayım " dedi.
  • مر مرا بنما تو محسوس آشکار ** تا ببینم مر ترا نظاره‌وار
  • Cebrail dedi ki: "Takatın yoktur göremezsin... duygu zayıftır, pek yufkadır!"
  • گفت نتوانی و طاقت نبودت ** حس ضعیفست و تنک سخت آیدت
  • Peygamber "Görün bakayım da bu beden, duygunun ne derece zayıf ve kuvvetsiz olduğunu anlasın" dedi.
  • گفت بنما تا ببیند این جسد ** تا چد حد حس نازکست و بی‌مدد
  • İnsanın bedenine Ait duygusu noksandır. Fakat içinde pek ulu, güzel bir huy vardır.
  • آدمی را هست حس تن سقیم ** لیک در باطن یکی خلقی عظیم
  • İnsanın bedeni ile ruhu taşla demire benzer. Fakat bu taşla demir, sıfat ve eser bakımından bir çakmaktır. 3760
  • بر مثال سنگ و آهن این تنه ** لیک هست او در صفت آتش‌زنه
  • Ateş, taşla demirden doğar... doğar da bu iki babaya kahırlar yağdırır!
  • سنگ وآهن مولد ایجاد نار ** زاد آتش بر دو والد قهربار
  • Ateş, bedene ait bir sıfattır... fakat bedeni kahreder, alevler çıkarır!
  • باز آتش دستکار وصف تن ** هست قاهر بر تن او و شعله‌زن
  • Öyle olduğu halde yine bedende öyle bir ışık vardır ki ışık, İbrahim gibi ateş burcunu kahreder!
  • باز در تن شعله ابراهیم‌وار ** که ازو مقهور گردد برج نار
  • Hâsılı o bilgili peygamber "Biz, ileri gidenlerin artta gelenleriyiz" remzini söyledi.
  • لاجرم گفت آن رسول ذو فنون ** رمز نحن الاخرون السابقون
  • Görünüşte bu ikisi de bir örse zebundur ama sıfat ve tesir bakımından demir madenlerinden bile üstündür. 3765
  • ظاهر این دو بسندانی زبون ** در صفت از کان آهنها فزون
  • İşte insan da görünüşte cihanın fer'i dir... fakat sıfat bakımından insanı, cihanın, aslı bil!
  • پس به صورت آدمی فرع جهان ** وز صفت اصل جهان این را بدان
  • İnsan zâhiren bir sivri sineğin tesiriyle mustarip olur; fakat içyüzü, yedi kat göğü bile kaplamıştır.
  • ظاهرش را پشه‌ای آرد به چرخ ** باطنش باشد محیط هفت چرخ
  • Peygamber, Cebrail'in asli suretiyle görünmesine ısrar edince Cebrail, birazcık göründü... fakat öyle heybetliydi ki dağ bile görse paramparça olurdu.
  • چونک کرد الحاح بنمود اندکی ** هیبتی که که شود زومند کی
  • Bir kanadı doğuydu, batıyı kaplayıverdi... Mustafa, görünce heybetinden kendinden geçti.
  • شهپری بگرفته شرق و غرب را ** از مهابت گشت بیهش مصطفی
  • Cebrail Mustafa'yı korkusundan baygın bir halde görünce kucakladı, bağrına bastı. 3770
  • چون ز بیم و ترس بیهوشش بدید ** جبرئیل آمد در آغوشش کشید
  • O heybet, yabancıların nasibi... bu lûtufsa dostların kısmeti!
  • آن مهابت قسمت بیگانگان ** وین تجمش دوستان را رایگان
  • Padişahlar, tahtlarına, oturdular mı çevrelerinde ellerinde kılıçları bulunan heybetli çavuşlar bulunur.
  • هست شاهان را زمان بر نشست ** هول سرهنگان و صارمها به دست
  • Bu çavuşlarda sopalar, mızraklar, kılıçlar vardır... aslanlar bile onları görse heybetlerinden titrerler.
  • دور باش و نیزه و شمشیرها ** که بلرزند از مهابت شیرها
  • Çavuşların seslerinden, çevgânlarından canlar ürker, heybetlerinden herkes korkar!
  • بانگ چاوشان و آن چوگانها ** که شود سست از نهیبش جانها
  • Fakat bu yoldaki alelâde, yahut ileri gelen halka, padişahlar padişahından haber vermek içindir. 3775
  • این برای خاص وعام ره‌گذر ** که کندشان از شهنشاهی خبر
  • Bu heybet, halk ululanmasın, kimse başına ululuk külâhını giymesin diyedir, halka bir gösteriştir.
  • از برای عام باشد این شکوه ** تا کلاه کبر ننهند آن گروه
  • Bu suretle onların benliğinin kırılması, kendini görüp beğenen nefsin, az fesatta bulunması, az kötülük etmesi istenir.
  • تا من و ماهای ایشان بشکند ** نفس خودبین فتنه و شر کم کند
  • Padişahın kahır zamanı kudreti ve gazabı bulunduğu bu suretle halka bildirilmiş olur da şehir emniyette kalır.
  • شهر از آن آمن شود کان شهریار ** دارد اندر قهر زخم و گیر و دار
  • Böyle nefislerdeki kötülük hevesleri ölür... padişahın heybeti, o kötülüklere mâni olur.
  • پس بمیرد آن هوسها در نفوس ** هیبت شه مانع آید زان نحوس
  • Fakat padişah hususi meclislere geldi mi orada heybet mi kalır, kısas mı? 3780
  • باز چون آید به سوی بزم خاص ** کی بود آنجا مهابت یا قصاص
  • Padişah orada pek halimdir; merhametleri coşar... âlemde ancak çenkle neyin coşkunluğunu işitirsin.
  • حلم در حلمست و رحمتها به جوش ** نشنوی از غیر چنگ و ناخروش
  • Savaş zamanında heybetli davullar, kösler çalınır... işret zamanında da ileri gelenlerle konuşulur, çenk sesi duyulur.
  • طبل و کوس هول باشد وقت جنگ ** وقت عشرت با خواص آواز چنگ
  • Halka soru, hesap divanı... peri yüzlü güzellere de şarap kadehi!
  • هست دیوان محاسب عام را ** وان پری رویان حریف جام را
  • O zırh, o tulga savaşta giyilir... bu ipekli kumaşlarla çalgı padişahın sayvanında giyilip çalınır.
  • آن زره وآن خود مر چالیش‌راست ** وین حریر و رود مر تعریش‌راست
  • Ey cömert er, bu sözün sonu yoktur... Allah, doğruyu daha iyi bilir ya, bitir artık bu sözü! 3785
  • این سخن پایان ندارد ای جواد ** ختم کن والله اعلم بالرشاد
  • Hazreti Ahmet'teki o batmış olan duygu, şimdi Medine topraklarında uyumakta...
  • اندر احمد آن حسی کو غاربست ** خفته این دم زیر خاک یثربست
  • Saflar yaran o ulu huysa hiç değişmemiş... doğruluk makamında!
  • وآن عظیم الخلق او کان صفدرست ** بی‌تغیر مقعد صدق اندرست
  • Değişenler bedene ait sıfatlar... baki olan ruhsa apaydın bir güneş.
  • جای تغییرات اوصاف تنست ** روح باقی آفتابی روشنست
  • O hiç değişmez, hiç başka bir hale gelmez... çünkü ne doğudandır ne batıdan!
  • بی ز تغییری که لا شرقیة ** بی ز تبدیلی که لا غربیة
  • Hiç güneş zerreden kendini kaybeder mi? Hiç ışık pervaneye bakıp da kendinden geçer mi? 3790
  • آفتاب از ذره کی مدهوش شد ** شمع از پروانه کی بیهوش شد
  • Hazreti Ahmet'in bedeninin o yüce ruhla alâkası vardı... bu değişme, bil ki bedene ait bir haldir.
  • جسم احمد را تعلق بد بدآن ** این تغیر آن تن باشد بدان
  • Hastalık gibi, uyku ve ağrı gibi... can bu sıfatlardan arıdır.
  • هم‌چو رنجوری و هم‌چون خواب و درد ** جان ازین اوصاف باشد پاک و فرد
  • Anlatamam... yoksa canın vasfına bir girişsem bu dünyaya da deprenti düşer, oluş âlemine de!
  • خود نتانم ور بگويم وصف جان ** زلزله افتد در اين كون و مكان