English    Türkçe    فارسی   

5
2097-2146

  • Padişah töhmet altına alınanı ihsanları ile Karun gibi zengin ederse suçsuza bakınca neler yapmaz?
  • متهم را شاه چون قارون کند  ** بی‌گنه را تو نظر کن چون کند 
  • Padişahı gafil sanma. O, herkesin yaptığını bilir. Yalnız bildiğini dışarıya vurmasına Hilmi rıza vermez.
  • شاه را غافل مدان از کار کس  ** مانع اظهار آن حلمست و بس 
  • Onun bilgisine karşı “Burada kim şefaatçi olabilir?” Onun ilminden başka pervasızca kim şefaat edebilir?
  • من هنا یشفع به پیش علم او  ** لا ابالی‌وار الا حلم او 
  • Zaten o suç, önce onun Hilmi yüzünden meydana gelir. Yoksa onun korkusu, kimde suç islemeye mecal bırakır ki? 2100
  • آن گنه اول ز حلمش می‌جهد  ** ورنه هیبت آن مجالش کی دهد 
  • Adam öldürenin kan diyeti Padişahın hilmine havale edilmiştir.
  • خونبهای جرم نفس قاتله  ** هست بر حلمش دیت بر عاقله 
  • Nefsimiz sarhoştu kendinde değildi. O hilimden haberi yoktu. Şeytan, sarhoşluğundan istifade etti de külahını kaptı.
  • مست و بی‌خود نفس ما زان حلم بود  ** دیو در مستی کلاه از وی ربود 
  • Halimliğinin sakisi şarap dökmeseydi Şeytan, nereden Adem’le kavgaya girerdi?
  • گرنه ساقی حلم بودی باده‌ریز  ** دیو با آدم کجا کردی ستیز 
  • Meleklere bilgi belletildiği zaman Adem onların hocasıydı; paralarının ayarına bakan oydu.
  • گاه علم آدم ملایک را کی بود  ** اوستاد علم و نقاد نقود 
  • Fakat cennette hilim şarabını içtiği için Şeytanın bir oyunu ile yüzü sarardı. 2105
  • چونک در جنت شراب حلم خورد  ** شد ز یک بازی شیطان روی زرد 
  • O bela, Tanrı belletmesinin incileriydi. Onu çabuk çevik bilgi sahibi yapmıştı.
  • آن بلادرهای تعلیم ودود  ** زیرک و دانا و چستش کرده بود 
  • Yine Tanrının kuvvetli hilim afyonu, hırsız Şeytanı, onun eşyasına doğru sürmüş, getirmişti.
  • باز آن افیون حلم سخت او  ** دزد را آورد سوی رخت او 
  • Akıl, sakim sensin, elimden tut diye onun hilmine gelir sığınır.
  • عقل آید سوی حلمش مستجیر  ** ساقیم تو بوده‌ای دستم بگیر 
  • Padişahın, Eyaz’a ister affet, ister mücazatta bulun.. Adalet ve lütuf bakımından hangisini yapsan doğrudur ve her birinde maslahatlar vardır. Adalette binlerce lütuf gizli olduğu gibi “Kısasta da sizin için hayat vardır. ” Bir kaatilin hayatı hususunda kısası hoş görmiyen, yalnız onun hayatına bakar, siyaset korkusuyla öyle bir iş yapmaktan çekinecek olan yüz binlerce masumun hayatına bakmaz.
  • فرمودن شاه ایاز را کی اختیار کن از عفو و مکافات کی از عدل و لطف هر چه کنی اینجا صوابست و در هر یکی مصلحتهاست کی در عدل هزار لطف هست درج و لکم فی القصاص حیوة آنکس کی کراهت می‌دارد قصاص را درین یک حیات قاتل نظر می‌کند و در صد هزار حیات کی معصوم و محقون خواهند شدن در حصن بیم سیاست نمی‌نگرد 
  • Ey Eyaz suçlulara hükmet. Ey tertemiz olan ve kötülüklerden yüzlerce defa sakınıp çekinen Eyaz!
  • کن میان مجرمان حکم ای ایاز  ** ای ایاز پاک با صد احتراز 
  • Seni iki yüz kere kaynatıp sınasam sende yine bir hile bulamam. 2110
  • گر دو صد بارت بجوشم در عمل  ** در کف جوشت نیابم یک دغل 
  • Sayısız halk sınanmadan utanır. Halbuki sınamalarda sen herkesi utandırıyorsun.
  • ز امتحان شرمنده خلقی بی‌شمار  ** امتحانها از تو جمله شرمسار 
  • Bu,yalnız bilgi değil, adeta dağ, yüzlerce dağ.
  • بحر بی‌قعرست تنها علم نیست  ** کوه و صد کوهست این خود حلم نیست 
  • Padişah bu sözleri söyleyince Eyaz dedi ki: Padişahım, bu lütuf ve ihsan, senin lütuf ve ihsanındır. Bunu böyle bilirim ben, ancak o çarıkla posttan ibaretim.
  • گفت من دانم عطای تست این  ** ورنه من آن چارقم و آن پوستین 
  • Onun için Peygamber bunu anlattı, dedi ki: Kim kendisini bilirse Tanrısını bilir.
  • بهر آن پیغامبر این را شرح ساخت  ** هر که خود بشناخت یزدان را شناخت 
  • Çarığın menidir, kanın post. Hocam bundan ötesi hep onun ihsanı. 2115
  • چارقت نطفه‌ست و خونت پوستین  ** باقی ای خواجه عطای اوست این 
  • Başka yok, bu, bu kadardır deme. Daha arayıp isteyesin diye ihsan etmiştir.
  • بهر آن دادست تا جویی دگر  ** تو مگو که نیستش جز این قدر 
  • Bağcı, bostanının fidanlarını, mahsulünü bilesin diye sana birkaç elma verir.
  • زان نماید چند سیب آن باغبان  ** تا بدانی نخل و دخل بوستان 
  • Buğdaycı, alıcıya bir avuç buğday verir ama ambarındaki anlasın diye.
  • کف گندم زان دهد خریار را  ** تا بداند گندم انبار را 
  • Bilgisini, bilgisinin çokluğunu anlasın diye hoca, sana birkaç mesele anlatır.
  • نکته‌ای زان شرح گوید اوستاد  ** تا شناسی علم او را مستزاد 
  • Yok, ilmi işte bu kadar dersen sakaldan çerçöp silker gibi seni atar, kendisinden uzaklaştırır. 2120
  • ور بگویی خود همینش بود و بس  ** دورت اندازد چنانک از ریش خس 
  • Ey Eyaz, şimdi gel de ceza ver. Alemde görülmemiş bir adaletin temelini koy.
  • ای ایاز اکنون بیا و داده ده  ** داد نادر در جهان بنیاد نه 
  • Suçluların ölümüne müstahaktır. Fakat affını hilmini gözetiyorlar, tamahları buna.
  • مجرمانت مستحق کشتن‌اند  ** وز طمع بر عفو و حلمت می‌تنند 
  • Bakalım, merhametin mi üstün olacak, öfken mi? Kevser suyu mu üste çıkacak alev mi?
  • تا که رحمت غالب آید یا غضب  ** آب کوثر غالب آید یا لهب 
  • Halkı avlamak için Elest ahdinden beri hilim dalı da hışım dalı da... İkisi de var.
  • از پی مردم‌ربایی هر دو هست  ** شاخ حلم و خشم از عهد الست 
  • Bunun için o apaçık Elestü sözünde nefiyle ispat birbirine eştir. 2125
  • بهر این لفظ الست مستبین  ** نفی و اثباتست در لفظی قرین 
  • Çünkü bu söz, ispatı bildiren bir sorgudur, fakat onda “Leyse-değildir” sözü gömülüdür.
  • زانک استفهام اثباتیست این  ** لیک در وی لفظ لیس شد قرین 
  • Bırak da bu ham anlayış kalsın. Hasların kasesini halkın önüne koyma.
  • ترک کن تا ماند این تقریر خام  ** کاسه‌ی خاصان منه بر خوان عام 
  • Allah’ın kahrı vebaya, lütfu da sabah yeline benzer. Birisi demiri çeker, öbürü saman çöpünü.
  • قهر و لطفی چون صبا و چون وبا  ** آن یکی آهن‌ربا وین که‌ربا 
  • Tanrı, doğruları doğru yola kadar çeker. Batıl olanlarda batılları çekerler.
  • می‌کشد حق راستان را تا رشد  ** قسم باطل باطلان را می‌کشد 
  • Mide helvayı severse helvayı çeker, safraya mensupsa sirkeyi ister. 2130
  • معده حلوایی بود حلوا کشد  ** معده صفرایی بود سرکا کشد 
  • Sıcak döşeme, üstüne oturanın soğukluğunu alır, soğuk döşeme hararetini alır.
  • فرش سوزان سردی از جالس برد  ** فرش افسرده حرارت را خورد 
  • Dost görürsen sevgin kaynar, düşman görürsen kızar, öfkelenirsin.
  • دوست بینی از تو رحمت می‌جهد  ** خصم بینی از تو سطوت می‌جهد 
  • Ey Eyaz, bu işi çabuk bitir. Çünkü bu, bir çeşit öç almadır ki beklenmekte.
  • ای ایاز این کار را زوتر گزار  ** زانک نوعی انتقامست انتظار 
  • Padişahın, Eyaz’a, çabuk bu hükmü bitir, bekleme. “Günler aramızdadır, bazen bize yardım eder, bazen size”deme. Çünkü bekleyiş, ölümden beterdin diye acele etmesini emir buyurması ve Eyaz’ın cevabı
  • تعجیل فرمودن پادشاه ایاز را کی زود این حکم را به فیصل رسان و منتظر مدار و ایام بیننا مگو کی الانتظار موت الاحمر و جواب گفتن ایاز شاه را 
  • Eyaz, padişahım dedi, bütün ferman senin. Güneş varken yıldız görünmez.
  • گفت ای شه جملگی فرمان تراست  ** با وجود آفتاب اختر فناست 
  • Zühre, Utarit, yahut da şahap ne oluyor ki güneş varken görünebilsin. 2135
  • زهره کی بود یا عطارد یا شهاب  ** کو برون آید به پیش آفتاب 
  • Hırkamla postumdan geçebilseydim hiç böyle kınama tohumu eker miydim?
  • گر ز دلق و پوستین بگذشتمی  ** کی چنین تخم ملامت کشتمی 
  • Odanın kapısındaki kilidi açmak da neydi? Hayale kapılan yüzlerce hasetçi bundan ne umuyordu?
  • قفل کردن بر در حجره چه بود  ** در میان صد خیالیی حسود 
  • Suyun içine el atmışlar, her biri dere de kuru toprak arıyordu.
  • دست در کرده درون آب جو  ** هر یکی زیشان کلوخ خشک‌جو 
  • Hiç derede kuru toprak bulunur mu? Hiç balık suya asi olabilir mi?
  • پس کلوخ خشک در جو کی بود  ** ماهیی با آب عاصی کی شود 
  • Bu yoksulun cefacı olduğunu sanıyorlardı. Halbuki, öyle vefalıyım ki vefa bile benim vefamı görür de utanır. 2140
  • بر من مسکین جفا دارند ظن  ** که وفا را شرم می‌آید ز من 
  • Mahrem olmayanlardan çekinmeseydim vefaya ait birkaç söz söylerdim.
  • گر نبودی زحمت نامحرمی  ** چند حرفی از وفا واگفتمی 
  • Alem şüpheci ve tutulacak bir yer arayıcı. Onun için bizde deriden hariç söz söyleyelim.
  • چون جهانی شبهت و اشکال‌جوست  ** حرف می‌رانیم ما بیرون پوست 
  • Kendini kırarsan iç olur, içe ait latif hikayeler duyarsın.
  • گر تو خود را بشکنی مغزی شوی  ** داستان مغز نغزی بشنوی 
  • Cevizin kabuğunda ses vardır ama içinde, yağında ses ne gezer.
  • جوز را در پوستها آوازهاست  ** مغز و روغن را خود آوازی کجاست 
  • Onun da sesi vardır, vardır ama kulak duyamaz. Onun sesi, güzelim kulaktan gizlidir. 2145
  • دارد آوازی نه اندر خورد گوش  ** هست آوازش نهان در گوش نوش 
  • Yoksa için sesi pek güzeldir. Onu duyan, kabuğun şakırtısını dinler mi hiç?
  • گرنه خوش‌آوازی مغزی بود  ** ژغژغ آواز قشری کی شنود