English    Türkçe    فارسی   

5
2171-2220

  • Efendi şimdi evde yalnızdır deyip sevine, sevine hemen eve koştu.
  • خواجه در خانه‌ست و خلوت این زمان  ** پس دوان شد سوی خانه شادمان 
  • Halayık altı yıldır efendisini yalnız bulmayı gözlüyordu, bu sevdadaydı.
  • عشق شش ساله کنیزک را بد این  ** که بیابد خواجه را خلوت چنین 
  • Adeta uçarak eve geldi. Efendiyi evde yalnız buldu.
  • گشت پران جانب خانه شتافت  ** خواجه را در خانه در خلوت بیافت 
  • Şehvet, iki aşığı da öyle bürümüştü, ikisinin de gözleri öyle kararmıştı ki ihtiyatı akıllarına bile getirmediler. Evin kapısını kapamadılar.
  • هر دو عاشق را چنان شهوت ربود  ** که احتیاط و یاد در بستن نبود 
  • İkisi de neşeyle kucaklaştılar, birleştiler. Adeta o anda iki can bir oldu. 2175
  • هر دو با هم در خزیدند از نشاط  ** جان به جان پیوست آن دم ز اختلاط 
  • Bu sırada hamamda kadının aklına geldi nasıl oldu da dedi, ben bu kızı eve yolladım?
  • یاد آمد در زمان زن را که من  ** چون فرستادم ورا سوی وطن 
  • Adeta kendi elimle ateşi pamuğun içine attım. Koçu koyuna saldım.
  • پنبه در آتش نهادم من به خویش  ** اندر افکندم قج نر را به میش 
  • Başındaki kili hemen yıkadı, cansız bir halde halayığın ardına düştü. Hem koşuyor, hem çarşafını giyiyordu.
  • گل فرو شست از سر و بی‌جان دوید  ** در پی او رفت و چادر می‌کشید 
  • O halayık can sevgisiyle koşmuştu, bu korkusundan koşuyordu. Aşk nerede, korku nerede? Aralarında ne fark var?
  • آن ز عشق جان دوید و این ز بیم  ** عشق کو و بیم کو فرقی عظیم 
  • Arif, her an padişahın tahtına kadar ulaşır. Zahitse yürür,yürür bir ayda tam bir günlük yol alır. 2180
  • سیر عارف هر دمی تا تخت شاه  ** سیر زاهد هر مهی یک روزه راه 
  • Zahidin de şerefli bir günü yok değildir, vardır. Vardır ama onun günü, nereden elli bin yıllık olacak.
  • گرچه زاهد را بود روزی شگرف  ** کی بود یک روز او خمسین الف 
  • İş erinin ömründe her gün, bu cihan yıllarınca elli bin yıldır.
  • قدر هر روزی ز عمر مرد کار  ** باشد از سال جهان پنجه هزار 
  • Akıllar, bu sırra eremezler, kapı dışında kalırlar. Bu sır, vehmin ödünü patlatırsa ko patlatsın.
  • عقلها زین سر بود بیرون در  ** زهره‌ی وهم ار بدرد گو بدر 
  • Aşk karşısında kıl kadar bile korku yoktur. Aşk mezhebinde herkes kurbandır.
  • ترس مویی نیست اندر پیش عشق  ** جمله قربانند اندر کیش عشق 
  • Aşk, Tanrı sıfatıdır. Fakat korku, şehvete kapılmış kulun sıfatıdır. 2185
  • عشق وصف ایزدست اما که خوف  ** وصف بنده‌ی مبتلای فرج و جوف 
  • Kuran’da “Onlar Tanrıyı severler” sözünü okudun ya, bu söz “Tanrı da onları sever” sözüne eştir.
  • چون یحبون بخواندی در نبی  ** با یحبوهم قرین در مطلبی 
  • Şu halde muhabbeti de Tanrı sıfatı bil, aşkı da. Azizim korku Tanrı sıfatı olamaz.
  • پس محبت وصف حق دان عشق نیز  ** خوف نبود وصف یزدان ای عزیز 
  • Tanrı sıfatı nerede, bir avuç toprağın sıfatı nerede? Sonradan yaratılanın sıfatı nerede, o pak ve önü sonu olmayan Tanrının sıfatı nerede?
  • وصف حق کو وصف مشتی خاک کو  ** وصف حادث کو وصف پاک کو 
  • Aşkın sıfatını söylemeye koyulursam yüz kıyamet kopar da yine noksan kalır.
  • شرح عشق ار من بگویم بر دوام  ** صد قیامت بگذرد و آن ناتمام 
  • Çünkü kıyametin kopacağı bir zaman, bu dünyanın bir sonu vardır. Fakat Tanrı sıfatına son nerede? 2190
  • زانک تاریخ قیامت را حدست  ** حد کجا آنجا که وصف ایزدست 
  • Aşkın beş yüz kanadı vardır. Her kanadı, arştan yer altına kadar bütün kainatı kaplar.
  • عشق را پانصد پرست و هر پری  ** از فراز عرش تا تحت‌الثری 
  • Korkak zahit, ayağı ile yürümeye çabalar. Aşılarsa şimşekten de hızlı uçarlar, yelden de!
  • زاهد با ترس می‌تازد به پا  ** عاشقان پران‌تر از برق و هوا 
  • O korkaklar, aşkın tozuna nereden ulaşacaklar? Aşk derdi, gökyüzünü döşeme edinir.
  • کی رسند این خایفان در گرد عشق  ** که آسمان را فرش سازد درد عشق 
  • Zahit bu makama ulaşamaz. Meğer ki Tanrı ışığının inayeti gelip erişe de bu alemden ve bu yürüyüşten kurtula.
  • جز مگر آید عنایتهای ضو  ** کز جهان و زین روش آزاد شو 
  • Kendi kuşundan, düşünden, dedikodusundan halas olsa da yüce doğan kuşu, padişaha yol bula. 2195
  • از قش خود وز دش خود باز ره  ** که سوی شه یافت آن شهباز ره 
  • Bu dedikodu, cebir ve ihtiyarıdır. Sevgilinin cezbesi, bu ikisinin ardından gelir.
  • این قش و دش هست جبر و اختیار  ** از ورای این دو آمد جذب یار 
  • Hasılı o kadın eve varıp kapıyı açtı. Kapının sesi kulaklarına gelince,
  • چون رسید آن زن به خانه در گشاد  ** بانگ در در گوش ایشان در فتاد 
  • Halayıkcağız perişan bir halde sıçradı, adam da namaza durdu.
  • آن کنیزک جست آشفته ز ساز  ** مرد بر جست و در آمد در نماز 
  • Kadın halayıkcağızı perişan, şaşkın ve somurtkan,
  • زن کنیزک را پژولیده بدید  ** درهم و آشفته و دنگ و مرید 
  • Kocasını da namaz da görünce bu halden şüphelendi. 2200
  • شوی خود را دید قایم در نماز  ** در گمان افتاد زن زان اهتزاز 
  • Derhal kocasının eteğini kaldırdı. Bir de ne görsün? Aleti ve hayaları, meni içinde.
  • شوی را برداشت دامن بی‌خطر  ** دید آلوده‌ی منی خصیه و ذکر 
  • Aletinden arta kalan meni damlamada, baldırı dizi pislik içinde.
  • از ذکر باقی نطفه می‌چکید  ** ران و زانو گشت آلوده و پلید 
  • Başına vurdu da dedi ki: A adi herif, namaz kılan adamın hayaları böyle mi olur?
  • بر سرش زد سیلی و گفت ای مهین  ** خصیه‌ی مرد نمازی باشد این 
  • Şu alet, bu çeşit pislik içinde bulunan but ve kasık, Tanrıyı anmaya ve namaza layık mıdır?
  • لایق ذکر و نمازست این ذکر  ** وین چنین ران و زهار پر قذر 
  • Sen de insaf et, zulümle, kötülükle, küfür ve kinle dolu olan amel defteri sağ yandan verilmeye değer mi? 2205
  • نامه‌ی پر ظلم و فسق و کفر و کین  ** لایقست انصاف ده اندر یمین 
  • Kafire de bu gökyüzünü, şu halkı ve alemi kim yarattı? Diye sorsan,
  • گر بپرسی گبر را کین آسمان  ** آفریده‌ی کیست وین خلق و جهان 
  • Der ki: Tanrı yarattı. Yaratmak, Tanrıya layıktır.
  • گوید او کین آفریده‌ی آن خداست  ** که آفرینش بر خدایی‌اش گواست 
  • Fakat onun küfrü, bir hayli kötülüğü ve sitemi, bu çeşit ikrarla bir araya gelir mi?
  • کفر و فسق و استم بسیار او  ** هست لایق با چنین اقرار او 
  • O kötü ve çirkin hareketler, o noksan işler, bu çeşit bir ikrarla bir araya sığar mı?
  • هست لایق با چنین اقرار راست  ** آن فضیحتها و آن کردار کاست 
  • İşi, ikrarını yalanlar. Bu suretle de o, korku azabına layık olur. 2210
  • فعل او کرده دروغ آن قول را  ** تا شد او لایق عذاب هول را 
  • Mahşer günü, her gizli şey, meydana çıkar. Her suç, kendiliğinden insanı rezil eder.
  • روز محشر هر نهان پیدا شود  ** هم ز خود هر مجرمی رسوا شود 
  • Elle ayak, dile gelir. Tanrı huzurunda onun kötülüğüne şahadet eder.
  • دست و پا بدهد گواهی با بیان  ** بر فساد او به پیش مستعان 
  • El ben şöyle çaldım der, dudak ben şöyle sordum der.
  • دست گوید من چنین دزدیده‌ام  ** لب بگوید من چنین پرسیده‌ام 
  • Ayak, ben şehvete koştum, ferç ben zina ettim diye tanıklık eder.
  • پای گوید من شدستم تا منی  ** فرج گوید من بکردستم زنی 
  • Göz der ki: Ben harama baktım. Kulak der ki: Ben kötü söz işittim. 2215
  • چشم گوید کرده‌ام غمزه‌ی حرام  ** گوش گوید چیده‌ام س الکلام 
  • Derken sözleri baştan aşağıya yalan olur, azası yalanını meydana çıkarır.
  • پس دروغ آمد ز سر تا پای خویش  ** که دروغش کرد هم اعضای خویش 
  • Nitekim doğru düzen namazın da yalanı, hayaların tanıklığı ile meydana çıktı.
  • آنچنان که در نماز با فروغ  ** از گواهی خصیه شد زرقش دروغ 
  • Şu halde öyle hareket etki o hareketin, dilsiz, dudaksız, tanıklığın, şahadet ederim demenin ta kendisi olsun.
  • پس چنان کن فعل که آن خود بی‌زبان  ** باشد اشهد گفتن و عین بیان 
  • Bütün beden, her uzuv, faydada ve zararda şahadet ederim desin ey oğul. 
  • تا همه تن عضو عضوت ای پسر  ** گفته باشد اشهد اندر نفع و ضر 
  • Kulun, efendisinin izini izlemesi, ben buyruğa tabiim, şu da benim efendimdir demesidir. 2220
  • رفتن بنده پی خواجه گواست  ** که منم محکوم و این مولای ماست