English    Türkçe    فارسی   

6
1341-1390

  • Sana bu ilâçtır diyen, seninle alay etmiş, sana gülmüştür. O, Âdem’e de buğdaya kılavuzluk ettiydi ya!
  • بر تو خندید آنک گفتت این دواست  ** اوست که آدم را به گندم رهنماست 
  • Ey Allah yardımını dileyen Âdem ve Havva, ilâç için bunu yiyin, “Ebedi olarak yaşarsınız” demişti ya!
  • که خورید این دانه او دو مستعین  ** بهر دارو تا تکونا خالدین 
  • Şeytan, Âdem’in ayağını titretti, sürçtürdü, onun kafasına vurdu. Fakat o sille döndü, şeytanın kafasına geldi, ona ceza oldu.
  • اوش لغزانید و او را زد قفا  ** آن قفا وا گشت و گشت این را جزا 
  • Şeytan, Âdem’i adam akıllı sürçtürdü ama Âdem’in arkası Allah idi, elini tutan Haktı.
  • اوش لغزانید سخت اندر زلق  ** لیک پشت و دستگیرش بود حق 
  • Âdem bir dağdı, yılanla dolsa ne çıkar? Tiryak madeniydi, ona hiçbir zarar gelmedi. 1345
  • کوه بود آدم اگر پر مار شد  ** کان تریاقست و بی‌اضرار شد 
  • Sende tiryakten bir zerre bile yok, kurtulacağını nasıl umuyor, nasıl aldanıyorsun?
  • تو که تریاقی نداری ذره‌ای  ** از خلاص خود چرایی غره‌ای 
  • Nerede sen de Halil’cesine Allahya dayanma, nerede sende Kelîm’deki keramet?
  • آن توکل کو خلیلانه ترا  ** وآن کرامت چون کلیمت از کجا 
  • Nerede o Allahya dayanma ki kılıcın İsmail’i kesmesin, nerede o keramet ki Nil’in dibini ana cadde yapasın?
  • تا نبرد تیغت اسمعیل را  ** تا کنی شه‌راه قعر نیل را 
  • Kutlu bir adam, minareden düşse elbisesine rüzgâr dolar, onu yere yavaş indirir, kurtulur.
  • گر سعیدی از مناره اوفتید  ** بادش اندر جامه افتاد و رهید 
  • Ey güzel adam, o bahta inanmıyorsan neden kendini yele veriyorsun ya? 1350
  • چون یقینت نیست آن بخت ای حسن  ** تو چرا بر باد دادی خویشتن 
  • Bu minareden Âd gibi yüz binlercesi tepesi üstüne düştü, başlarını da yele verdiler, canlarını da.
  • زین مناره صد هزاران هم‌چو عاد  ** در فتادند و سر و سر باد داد 
  • Bu minareden tepesi üstüne düşen milyonlarca kişiye bak.
  • سرنگون افتادگان را زین منار  ** می‌نگر تو صد هزار اندر هزار 
  • İp üstünde oynamayı bilmiyorsan ayaklarına şükret, yeryüzünde yürü.
  • تو رسن‌بازی نمیدانی یقین  ** شکر پاها گوی و می‌رو بر زمین 
  • Kendine kâğıttan kanat yapıp dağdan uçmaya kalkışma. Bu sevdada niceler başından oldu.
  • پر مساز از کاغذ و از که مپر  ** که در آن سودا بسی رفتست سر 
  • O sofi, kızgınlıktan ateşlendi, ateşe döndü ama işin sonuna göz attı. 1355
  • گرچه آن صوفی پر آتش شد ز خشم  ** لیک او بر عاقبت انداخت چشم 
  • Taneyi almayan ve tuzağı gören kişi, ilk saftan adım atar atmaz durur, ileri gitmez.
  • اول صف بر کسی ماندم به کام  ** کو نگیرد دانه بیند بند دام 
  • İşin sonunu gören gözlere ne mutlu. Onlar, bedenin bozulup çürüyüşünü görürler.
  • حبذا دو چشم پایان بین راد  ** که نگه دارند تن را از فساد 
  • Ahmed’in gözü de onu görmüş, cehennemi buradayken kıldan kıla seyretmişti.
  • آن ز پایان‌دید احمد بود کو  ** دید دوزخ را همین‌جا مو به مو 
  • Arşı, kürsüyü, cennetleri görmüş, gaflet perdelerini yırtmıştı.
  • دید عرش و کرسی و جنات را  ** تا درید او پرده‌ی غفلات را 
  • Zarardan kurtulmak istiyorsan gözünü işin önünde kapa, sonuna bak. 1360
  • گر همی‌خواهی سلامت از ضرر  ** چشم ز اول بند و پایان را نگر 
  • Sona bak da yokları var gör, varları, duyguyla duyulan aşağılık bir şey bul.
  • تا عدمها ار ببینی جمله هست  ** هستها را بنگری محسوس پست 
  • Bâri şunu gör:Akıllı olan herkes gece gündüz yoku aramadadır.
  • این ببین باری که هر کش عقل هست  ** روز و شب در جست و جوی نیستست 
  • Yoksulluğa düşüp de cömertliği kim aramaz, dükkânlarda bir kâr elde etmeyi kim istemez?
  • در گدایی طالب جودی که نیست  ** بر دکانها طالب سودی که نیست 
  • Tarlalarda kim mahsul istemez, fidanlıklardan kim bir fidan ummaz?
  • در مزارع طالب دخلی که نیست  ** در مغارس طالب نخلی که نیست 
  • Medreselerde bilgi elde etmeyi istemeyen, ibadet yurtlarında Allah lütfunu dilemeyen var mı? 1365
  • در مدارس طالب علمی که نیست  ** در صوامع طالب حلمی که نیست 
  • Bütün bunlar varları, ardlarına atmışlar yokları istemekte, yoklara kul olmaktadırlar.
  • هستها را سوی پس افکنده‌اند  ** نیستها را طالبند و بنده‌اند 
  • Çünkü Allah sanatının madeni mahzeni, yokluktan başka bir yerde tecelli etmez.
  • زانک کان و مخزن صنع خدا  ** نیست غیر نیستی در انجلا 
  • Bundan önce bir remizdir söylemiştik. Sakın bunu ve onu iki görme.
  • پیش ازین رمزی بگفتستیم ازین  ** این و آن را تو یکی بین دو مبین 
  • Demiştik ki her sanat sahibi, sanatını meydana getirmek için yokluk arar.
  • گفته شد که هر صناعت‌گر که رست  ** در صناعت جایگاه نیست جست 
  • Mimar, yapılmamış bir yer, yıkılmış, tavanları çökmüş bir yurt arar. 1370
  • جست بنا موضعی ناساخته  ** گشته ویران سقفها انداخته 
  • Saka, içinde su olmayan kap peşindedir. Dülger, kapısı bulunmayan bir ev aramaktadır.
  • جست سقا کوزای کش آب نیست  ** وان دروگر خانه‌ای کش باب نیست 
  • Avlanma zamanında hepsi de yokluğa saldırırlar. Ondan sonra da hepsi yokluktan kaçarlar.
  • وقت صید اندر عدم بد حمله‌شان  ** از عدم آنگه گریزان جمله‌شان 
  • Mademki ümidin yoklukta, neden çekiniyorsun ondan? Tamahının enis olduğu şeyden bu çekinme nedir?
  • چون امیدت لاست زو پرهیز چیست  ** با انیس طمع خود استیز چیست 
  • Mademki tamahın o yokluktur, yokluktan, yok oluştan bu kaçışın neden?
  • چون انیس طمع تو آن نیستیست  ** از فنا و نیست این پرهیز چیست 
  • Eğer bir yuvaya enis olmuşsan neden yokluk pususunda bekliyorsun a canım? 1375
  • گر انیس لا نه‌ای ای جان به سر  ** در کمین لا چرایی منتظر 
  • Elinde ne var, ne yoksa hepsinden gönlünü çekmiş, gönül oltasını yokluk denizine salmışsın.
  • زانک داری جمله دل برکنده‌ای  ** شست دل در بحر لا افکنده‌ای 
  • Öyle olduğu halde bu murat denizinden kaçışın neden? O denizden oltana yüz binlerce av düştü.
  • پس گریز از چیست زین بحر مراد  ** که بشستت صد هزاران صید داد 
  • Neden kârın adını ölüm taktın? Büyüye bak ki kâr sana ölüm görünmede.
  • از چه نام برگ را کردی تو مرگ  ** جادوی بین که نمودت مرگ برگ 
  • Onun büyüsündeki sanat, iki gözünü de bağladı da canlar, kuyuya rağbet ettiler.
  • هر دو چشمت بست سحر صنعتش  ** تا که جان را در چه آمد رغبتش 
  • Allah hilesiyle hayaline kuyunun üstündeki ova tamamı ile yılan zehrinden ibaret görünür. 1380
  • در خیال او ز مکر کردگار  ** جمله صحرا فوق چه زهرست و مار 
  • Hâsılı kuyuyu, sığınılacak yer sanır, nihayet ölüm de onu kuyuya atar.
  • لاجرم چه را پناهی ساختست  ** تا که مرگ او را به چاه انداختست 
  • Söylediğim bu çeşit yanlışları Attar’ın sözlerinden dinle azizim!
  • اینچ گفتم از غلطهات ای عزیز  ** هم برین بشنو دم عطار نیز 
  • Sultan Mahmutla Hintli köle
  • قصه‌ی سلطان محمود و غلام هندو 
  • Allah rahmet etsin, hikâye etmiş, Gazi padişah Mahmud’u anarak inciler delmiştir.
  • رحمة الله علیه گفته است  ** ذکر شه محمود غازی سفته است 
  • Hint savaşında o ulu ve temiz kişi bir köle elde etti.
  • کز غزای هند پیش آن همام  ** در غنیمت اوفتادش یک غلام 
  • Onu halife yaptı, tahta oturttu. Ona ordu verdi, onu kendisine oğul edindi. 1385
  • پس خلیفه‌ش کرد و بر تختش نشاند  ** بر سپه بگزیدش و فرزند خواند 
  • Bu hikâyeyi uzun boylu ve etraflı olarak o din büyüğünün kitabında bul oku.
  • طول و عرض و وصف قصه تو به تو  ** در کلام آن بزرگ دین بجو 
  • Hâsılı o çocuk, o güzelim tahtın üzerinde o büyük padişahın yanı başında otururdu.
  • حاصل آن کودک برین تخت نضار  ** شسته پهلوی قباد شهریار 
  • Daima yanar yakılır, ağlar dururdu. Padişah dedi ki: Ey bahtı kutlu!
  • گریه کردی اشک می‌راندی بسوز  ** گفت شه او را کای پیروز روز 
  • Neden ağlıyorsun? Devletin mi bozuldu? Padişahlardan üstünsün, padişahlar padişahıyla düşüp kalkmadasın.
  • از چه گریی دولتت شد ناگوار  ** فوق املاکی قرین شهریار 
  • Sen şu tahtın üstünde oturuyorsun. Vezirlerle asker, tahtının önünde ay ve yıldızlar gibi saf saf duruyorlar. 1390
  • تو برین تخت و وزیران و سپاه  ** پیش تختت صف زده چون نجم و ماه