English    Türkçe    فارسی   

6
2080-2129

  • Eğer görünüşe göre hüküm veriyorsan bu aydınlıktan daha aydın, daha görünür ne var? Söyle. 2080
  • حکم بر ظاهر اگر هم می‌کنی  ** چیست ظاهرتر بگو زین روشنی 
  • Zâhirden olanların hepsi, bu zuhurun karşısında noksanın, kusurun en ilerisindedir.
  • جمله ظاهرها به پیش این ظهور  ** باشد اندر غایت نقص و قصور 
  • Kim Allah mumunu üflerse o mum sönmez, üfleyenin ağzı yanar.
  • هر که بر شمع خدا آرد پف او  ** شمع کی میرد بسوزد پوز او 
  • Senin gibi bir çok yarasalar rüya görürler ama bu âlem, güneşten yetim kalır mı?
  • چون تو خفاشان بسی بینند خواب  ** کین جهان ماند یتیم از آفتاب 
  • Ruh denizlerinde öyle kuvvetli dalgalar olur ki Nuh tufanından yüzlerce defa üstündür.
  • موجهای تیز دریاهای روح  ** هست صد چندان که بد طوفان نوح 
  • Fakat Kenan’ın gözünde kıl bitmiştir de o yüzden Nuh’u da bırakmıştır, gemiyi de. Dağa tırmanmaya kalkışmıştır. 2085
  • لیک اندر چشم کنعان موی رست  ** نوح و کشتی را بهشت و کوه جست 
  • Fakat derhal yarım bir dalga, dağı da aşağılıkların dibine atmıştır, Kenan’ı da.
  • کوه و کنعان را فرو برد آن زمان  ** نیم موجی تا به قعر امتهان 
  • Ay, nurunu saçar, köpek havlar durur. Hiç köpek, ayı kendisine ortak edebilir mi?
  • مه فشاند نور و سگ وع وع کند  ** سگ ز نور ماه کی مرتع کند 
  • Ay ışığı ile geceleyin yol alanlar, köpek havlaması ile yollarından kalırlar mı?
  • شب روان و همرهان مه بتگ  ** ترک رفتن کی کنند از بانگ سگ 
  • Cüzü, külle doğru ok gibi gider. Kokuşuk kocakarının ardına düşer mi hiç?
  • جزو سوی کل دوان مانند تیر  ** کی کند وقف از پی هر گنده‌پیر 
  • Şeriatın canı da âriftir, takvanın canı da. Marifet, geçmiş zamanlardaki zâhitliğin mahsulüdür. 2090
  • جان شرع و جان تقوی عارفست  ** معرفت محصول زهد سالفست 
  • Zâhitlik, ekmeye çalışmaktır. Marifet de o ekilenin bitmesidir.
  • زهد اندر کاشتن کوشیدنست  ** معرفت آن کشت را روییدنست 
  • Şu halde çalışmak ve inanmak, bedene benzer. Bu ekmenin canı da biten mahsuldür ve onu devşirmektir.
  • پس چو تن باشد جهاد و اعتقاد  ** جان این کشتن نباتست و حصاد 
  • Doğruluğu emretmek de odur, doğruluk da o.
  • امر معروف او و هم معروف اوست  ** کاشف اسرار و هم مکشوف اوست 
  • Bu günümüzün de padişahıdır, yarınımızın da. Deri, daima lâtif içe kuldur.
  • شاه امروزینه و فردای ماست  ** پوست بنده‌ی مغز نغزش دایماست 
  • Şeyh “Ben Allahyım” dedi ama ileri gitti, bütün körlerin boğazını sıktı. 2095
  • چون انا الحق گفت شیخ و پیش برد  ** پس گلوی جمله کوران را فشرد 
  • Kulun varlığı, Allah varlığında yok olunca ne kalır? Bir düşün a çıfıt!
  • چون انای بنده لا شد از وجود  ** پس چه ماند تو بیندیش ای جحود 
  • Gözün varsa aç da bak. Lâ dedikten sonra artık ne kalır?
  • گر ترا چشمیست بگشا در نگر  ** بعد لا آخر چه می‌ماند دگر 
  • O göğe, aya tüküren dudağın, boğazın, ağzın kesilseydi keşke!
  • ای بریده آن لب و حلق و دهان  ** که کند تف سوی مه یا آسمان 
  • Şüphe yok ki o tükürük, göğe çıkmaz, döner, senin suratına gelir.
  • تف برویش باز گردد بی شکی  ** تف سوی گردون نیابد مسلکی 
  • “Ebuleheb’in ruhuna kıyamete kadar “Elleri kurusun” bedduası geldiği gibi o tükürük de kıyamete kadar Allah’dan, senin suratına gelir. 2100
  • تا قیامت تف برو بارد ز رب  ** هم‌چو تبت بر روان بولهب 
  • Davulu var, bayrağı var, ülkesi var. Böyle bir padişaha hazır sofraya oturur diyen köpektir.
  • طبل و رایت هست ملک شهریار  ** سگ کسی که خواند او را طبل‌خوار 
  • Gökler, onun ayına kuldur. Doğu da ondan ekmek dilemektedir, batı da.
  • آسمانها بنده‌ی ماه وی‌اند  ** شرق و مغرب جمله نانخواه وی‌اند 
  • Fermanında “Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım” hadîsi yazılı olan zat, bir zattır ki herkes, onun nimetlerine, onun rızk taksimine muhtaçtır.
  • زانک لولاکست بر توقیع او  ** جمله در انعام و در توزیع او 
  • O olmasaydı gökyüzü olmazdı, dönmezdi, nurlanmazdı, meleklere yurt kesilmezdi.
  • گر نبودی او نیابیدی فلک  ** گردش و نور و مکانی ملک 
  • O olmasaydı denizler olmaz, denizlerdeki heybet vücut bulmaz, balıklar ve padişahlara lâyık inciler meydana gelmezdi. 2105
  • گر نبودی او نیابیدی به حار  ** هیبت و ماهی و در شاهوار 
  • O olmasaydı yeryüzü olmaz, yeryüzünün içinde defineler, dışında yaseminler yaratılmazdı.
  • گر نبودی او نیابیدی زمین  ** در درونه گنج و بیرون یاسمین 
  • Rızklar da onun rızkını yemektedir. Meyveler de onun yağmuruna karşı dudakları kupkuru bir haldedir.
  • رزقها هم رزق‌خواران وی‌اند  ** میوه‌ها لب‌خشک باران وی‌اند 
  • Kendine gel , bu işteki düğüm, tersine düğümlenmiştir. Sana sadaka verene sen sadaka ver!
  • هین که معکوس است در امر این گره  ** صدقه‌بخش خویش را صدقه بده 
  • Ey yoksul zengine zekât ver. Bütün altınlar, bütün ipekli kumaşlar, yokluktadır, yoksuldadır.
  • از فقیرستت همه زر و حریر  ** هین غنی راده زکاتی ای فقیر 
  • Senin gibi bir kötü, o makbul ruha eş olmuş, Nuh’un nikâhındaki kâfir gibi âdeta. 2110
  • چون تو ننگی جفت آن مقبول‌روح  ** چون عیال کافر اندر عقد نوح 
  • Bu yurda mensup olmasaydın şimdi seni paramparça ederdim.
  • گر نبودی نسبت تو زین سرا  ** پاره‌پاره کردمی این دم ترا 
  • O Nuh’u da senden halâs ederdim, ben de kısasa uğrar, Şeyh’in yolunda ölmek şerefiyle yücelirdim.
  • دادمی آن نوح را از تو خلاص  ** تا مشرف گشتمی من در قصاص 
  • Fakat zamanın padişahlar padişahının evinde bu çeşit küstahlıkta bulunamam.
  • لیک با خانه‌ی شهنشاه زمن  ** این چنین گستاخیی ناید ز من 
  • Yürü, dua et ki bu yurdun köpeğisin. Yoksa şimdi yapacağımı yapardım sana.
  • رو دعا کن که سگ این موطنی  ** ورنه اکنون کردمی من کردنی 
  • Dervişin, Şeyh’in evinden dönmesi ve Şeyh’i halktan sorması, onların da filân ormana gitti diye haber vermeleri
  • واگشتن مرید از وثاق شیخ و پرسیدن از مردم و نشان دادن ایشان کی شیخ به فلان بیشه رفته است 
  • Ondan sonra derviş, herkese sormakta, Şeyh’i her tarafta araştırmadaydı. 2115
  • بعد از آن پرسان شد او از هر کسی  ** شیخ را می‌جست از هر سو بسی 
  • Birisi dedi ki: O kutup, odun getirmek üzere ormana gitti.
  • پس کسی گفتش که آن قطب دیار  ** رفت تا هیزم کشد از کوهسار 
  • O Zülfikâr düşünceli ve ateşli derviş Şeyh’in havasına uyup ormanın yolunu tuttu.
  • آن مرید ذوالفقاراندیش تفت  ** در هوای شیخ سوی بیشه رفت 
  • Şeytan, aklına ayı tozla örten bir gizli vesvese vermekteydi.
  • دیو می‌آورد پیش هوش مرد  ** وسوسه تا خفیه گردد مه ز گرد 
  • Bu din şeyhi neden böyle bir kadını evinde tutuyor, onunla düşüp kalkıyor?
  • کین چنین زن را چرا این شیخ دین  ** دارد اندر خانه یار و همنشین 
  • Zıt, nasıl olur da zıddıyla beraber bulunur? Halkın imamı olan bir zat nerede, maymun nerede? diyordu. 2120
  • ضد را با ضد ایناس از کجا  ** با امام‌الناس نسناس از کجا 
  • Sonra yine ateş gibi dönüyor, Lâ havle okuyor, ona itirazım küfürdür, kindir diyordu.
  • باز او لاحول می‌کرد آتشین  ** که اعتراض من برو کفرست و کین 
  • Ben kim oluyorum ki Tanrı’nın işlerine karışıyorum? Nefsimden neden böyle şüpheler, kınamalar geliyor?
  • من کی باشم با تصرفهای حق  ** که بر آرد نفس من اشکال و دق 
  • Derken nefsi yine saldırıyor, bu yüzden, gönlünden kuyumcular potasından çıkar gibi duman tütüyordu.
  • باز نفسش حمله می‌آورد زود  ** زین تعرف در دلش چون کاه دود 
  • Şeytan’la, diyordu, Cebrail’in ne münasebeti var ki onunla konuşsun, düşüp kalksın, beraber yatsın, uyusun!
  • که چه نسبت دیو را با جبرئیل  ** که بود با او به صحبت هم مقیل 
  • Azer, nasıl olur da Halil’le geçinebilir? Yol kesen, nasıl olur da kılavuzla beraber bulunur? 2125
  • چون تواند ساخت با آزر خلیل  ** چون تواند ساخت با ره‌زن دلیل 
  • Müridin, muradını bulması, dervişin, ormana yakın bir yerde Şeyh’le buluşması
  • یافتن مرید مراد را و ملاقات او با شیخ نزدیک آن بیشه 
  • O, bu düşüncedeyken ünlü Şeyh, bir aslana binmiş, çıkageldi.
  • اندرین بود او که شیخ نامدار  ** زود پیش افتاد بر شیری سوار 
  • Kükremiş aslan odununu çekmekteydi. O kutlu zat da odunlarının üstüne binmişti.
  • شیر غران هیزمش را می‌کشید  ** بر سر هیزم نشسته آن سعید 
  • Kamçısı bir yılandı. Yücelikle yılanı bir kamçı gibi eline almıştı.
  • تازیانه‌ش مار نر بود از شرف  ** مار را بگرفته چون خرزن به کف 
  • İyice bil ki, her şeyh, sarhoş aslanın üstüne biner.
  • تو یقین می‌دان که هر شیخی که هست  ** هم سواری می‌کند بر شیر مست