English    Türkçe    فارسی   

6
2820-2869

  • Birisi dedi ki: Ey hünerini göstermeye kalkışan kavim, benim kulaklarımda bir hassa vardır. 2820
  • آن یکی گفت ای گروه فن‌فروش  ** هست خاصیت مرا اندر دو گوش 
  • Köpek havladı mı, ne diyor, anlarım. Öbürleri, bu iki metelik eder ancak dediler.
  • که بدانم سگ چه می‌گوید به بانگ  ** قوم گفتندش ز دیناری دو دانگ 
  • Bir başkası ey altına tapanlar, benim bütün hassam gözümdedir.
  • آن دگر گفت ای گروه زرپرست  ** جمله خاصیت مرا چشم اندرست 
  • Geceleyin karanlıkta kimi görsem, hiç şüphe yok, onu gündüz tanırım dedi.
  • هر که را شب بینم اندر قیروان  ** روز بشناسم من او را بی‌گمان 
  • Başka biri, benim hünerim kolumdadır. Kolumun kuvvetiyle duvarları delerim dedi.
  • گفت یک خاصیتم در بازو است  ** که زنم من نقبها با زور دست 
  • Başka biri dedi ki: Benim marifetim burnumda. İşim, toprakları koklamaktır. 2825
  • گفت یک خاصیتم در بینی است  ** کار من در خاکها بوبینی است 
  • “İnsanlar madenlere benzerler” sırrına ermişim. Peygamber, onu ne için söylemişti.
  • سرالناس معادن داد دست  ** که رسول آن را پی چه گفته است 
  • Ben, toprağın bedeninde ne kadar para var, ne madeni gizli anlarım.
  • من ز خاک تن بدانم کاندر آن  ** چند نقدست و چه دارد او ز کان 
  • Bir yerde sayısız altın gizli, öbür tarafın masrafı, gelirinden fazla meselâ, derhal bilirim.
  • در یکی کان زر بی‌اندازه درج  ** وان دگر دخلش بود کمتر ز خرج 
  • Mecnun gibi toprağı koklarım, yanılmaksızın Leylâ’nın bulunduğu toprağı bulurum.
  • هم‌چو مجنون بو کنم من خاک را  ** خاک لیلی را بیابم بی‌خطا 
  • Her gömleği koklar, içinde Yusuf mu var, şeytan mı anlarım. 2830
  • بو کنم دانم ز هر پیراهنی  ** گر بود یوسف و گر آهرمنی 
  • Ahmet gibi hani. O da Yemen’den koku alırdı ya. Benim de şu burnum, o nasibe erişmiştir işte.
  • هم‌چو احمد که برد بو از یمن  ** زان نصیبی یافت این بینی من 
  • Hangi toprak altına komşu, hangisi sıfırdan ibaret. Beş para etmez? Bu, bana malûm olur.
  • که کدامین خاک همسایه‌ی زرست  ** یا کدامین خاک صفر و ابترست 
  • Bir başkası da benim hünerim de dedi, elimdedir. Dağ tepesine kadar kement atarım.
  • گفت یک نک خاصیت در پنجه‌ام  ** که کمندی افکنم طول علم 
  • Ahmet gibi... Onun canı da bir kement attı, kemendi ta göğe ulaştı.
  • هم‌چو احمد که کمند انداخت جانش  ** تا کمندش برد سوی آسمانش 
  • Tanrı dedi ki: Ey gökyüzündeki Beyt-i Mâmur’a kement atan, atışı benden bil. “Attığın vakit sen atmadın ben attım” 2835
  • گفت حقش ای کمندانداز بیت  ** آن ز من دان ما رمیت اذ رمیت 
  • Nihayet dediler ki: Ey yüce ve vefalı dost, sen de söyle. Senin ne hünerin ne marifetin var?
  • پس بپرسیدند زان شه کای سند  ** مر ترا خاصیت اندر چه بود 
  • Sultan Mahmut dedi ki: Benim hünerim sakalımdadır. Onunla suçluları cezadan eziyetten kurtarırım.
  • گفت در ریشم بود خاصیتم  ** که رهانم مجرمان را از نقم 
  • Suçluları cellâtlara verdiler mi, sakalım oynayınca onlar kurtuluverirler.
  • مجرمان را چون به جلادان دهند  ** چون بجنبد ریش من زیشان رهند 
  • Acıyıp sakalımı oynattım mı öldürülmeden de kurtulurlar, dertten de, elemden de.
  • چون بجنبانم به رحمت ریش را  ** طی کنند آن قتل و آن تشویش را 
  • Hırsızlar, bu sözü duyunca kutbumuz sensin dediler; minnet gününde kurtuluşumuz senden olacak. 2840
  • قوم گفتندش که قطب ما توی  ** که خلاص روز محنتمان شوی 
  • بعد از آن جمله به هم بیرون شدند ** سوی قصرآن شه میمون شدند
  • Bu sırada sağ taraftan bir köpek havladı. Köpek sesinden anlayan, köpek diyor ki dedi, padişah sizinle beraber.
  • چون سگی بانگی بزد از سوی راست  ** گفت می‌گوید که سلطان با شماست 
  • Kokudan anlayan bir yandaki toprağı kokladı, bu dedi, bir dul kadının odasının toprağı.
  • خاک بو کرد آن دگر از ربوه‌ای  ** گفت این هست از وثاق بیوه‌ای 
  • Kement atan, kemendini attı, yüksek bir duvara ulaştılar.
  • پس کمند انداخت استاد کمند  ** تا شدند آن سوی دیوار بلند 
  • Koku alan bir başka yeri kokladı, dedi ki: O eşsiz padişahın hazinesi burada. 2845
  • جای دیگر خاک را چون بوی کرد  ** گفت خاک مخزن شاهیست فرد 
  • Delik delen, duvarı deldi, hazineye girdiler. Her biri bir şeyler aldı.
  • نقب‌زن زد نقب در مخزن رسید  ** هر یکی از مخزن اسبابی کشید 
  • Bir hayli altın sırmalarla bezenmiş kumaş, ağır mücevherler alıp hemen gizlediler.
  • بس زر و زربفت و گوهرهای زفت  ** قوم بردند و نهان کردند تفت 
  • Padişah konakladıkları yeri, şekillerini, adlarını, yollarını iyice öğrendi.
  • شه معین دید منزل‌گاهشان  ** حلیه و نام و پناه و راهشان 
  • Onlardan gizlenip geri döndü. Sabahleyin divanda bu macerayı anlattı.
  • خویش را دزدید ازیشان بازگشت  ** روز در دیوان بگفت آن سرگذشت 
  • Hemen yiğit çavuşlar yolladılar. Hırsızları tutup bağladılar. 2850
  • پس روان گشتند سرهنگان مست  ** تا که دزدان را گرفتند و ببست 
  • Hepsini eli bağlı olarak divana getirdiler. Can korkusu ile tir tir titriyorlardı.
  • دست‌بسته سوی دیوان آمدند  ** وز نهیب جان خود لرزان شدند 
  • Padişahın huzurunda durdular. O ay gibi parlayan padişah, geceleyin kendileri ile arkadaşlık eden adamdı.
  • چونک استادند پیش تخت شاه  ** یار شبشان بود آن شاه چو ماه 
  • Geceleyin kimi görse gündüz şüphesiz bir surette tanıyan,
  • آنک چشمش شب بهرکه انداختی  ** روز دیدی بی شکش بشناختی 
  • Padişahı tahtında görünce bu adam dedi, geceleyin bizimle arkadaşlık eden adamdır.
  • شاه را بر تخت دید و گفت این  ** بود با ما دوش شب‌گرد و قرین 
  • Sakalında o kadar hüner, marifet vardı ya hani; bu tutulmamızda yine ondan oldu. 2855
  • آنک چندین خاصیت در ریش اوست  ** این گرفت ما هم از تفتیش اوست 
  • Gözü, padişahı tanımış olduğundan bu tanışıklıkla ağzını açtı, tesirli bir suretle söze başladı;
  • عارف شه بود چشمش لاجرم  ** بر گشاد از معرفت لب با حشم 
  • Dedi ki: “Nerede olursanız olun, o sizinledir” dedikleri bu padişah işte. Bizim yaptığımızı görüyor, sırrımızı duyuyordu.
  • گفت و هو معکم این شاه بود  ** فعل ما می‌دید و سرمان می‌شنود 
  • Gözüm, geceleyin padişahı tanıdı; Bütün gece onun ay gibi yüzü ile aşk oyununa girişti.
  • چشم من ره برد شب شه را شناخت  ** جمله شب با روی ماهش عشق باخت 
  • Ben, ondan ümmetimi dileyecek, şefaatte bulunacağım. O, hiçbir âriften yüz çevirmez.
  • امت خود را بخواهم من ازو  ** کو نگرداند ز عارف هیچ رو 
  • Bil ki ârifin gözü, iki âlemde de insana aman verir. Herkes, onunla yardıma nail olur. 2860
  • چشم عارف دان امان هر دو کون  ** که بدو یابید هر بهرام عون 
  • “Gözü Tanrı’dan başka bir şeye kaymadı” da onun için Muhammed, her derdin şefaatçisi oldu.
  • زان محمد شافع هر داغ بود  ** که ز جز شه چشم او مازاغ بود 
  • Dünya gecesinde güneş, perde ardındayken o Tanrı’yı görüyordu, ümidi ondandı.
  • در شب دنیا که محجوبست شید  ** ناظر حق بود و زو بودش امید 
  • İki gözü de “Biz senin göğsünü açmadık mı, ferahlatmadık mı seni?” sürmesiyle sürmelemişti. Cebrail’in bile görmeye tahammül edemediğini o, gördü.
  • از الم نشرح دو چشمش سرمه یافت  ** دید آنچ جبرئیل آن بر نتافت 
  • Tanrı bir yetime sürme çekti mi onu, doğru yola girmiş eşsiz, iri bir inci haline getirir.
  • مر یتیمی را که سرمه حق کشد  ** گردد او در یتیم با رشد 
  • Nuru incilerden üstün olur. Öyle bir istenen, arzulanan, Tanrıyı ister, arzular. 2865
  • نور او بر ذره‌ها غالب شود  ** آن‌چنان مطلوب را طالب شود 
  • Kulların duraklarını gördü; hasılı o yüzden Tanrı, onun adını “Gören tanık” taktı.
  • در نظر بودش مقامات العباد  ** لاجرم نامش خدا شاهد نهاد 
  • Şahidin aleti keskin gözle keskin kulaktır. Geceleri bile uyanıktır; sırlar ondan gizlenemez.
  • آلت شاهد زبان و چشم تیز  ** که ز شب‌خیزش ندارد سر گریز 
  • Binlerce dâvacı, davaya kalkışsa kadı, kulağını şahide verir.
  • گر هزاران مدعی سر بر زند  ** گوش قاضی جانب شاهد کند 
  • Hüküm verirken kadıların hüneri budur. Onların aydın gözleri, tanıktır.
  • قاضیان را در حکومت این فنست  ** شاهد ایشان را دو چشم روشنست