English    Türkçe    فارسی   

6
832-881

  • Birisi gelir, mallara bakar, fakat bakmakla alıcı olmaz ki. O ahmak bakış ancak alay içindir.
  • کی نظاره اهل بخریدن بود  ** آن نظاره گول گردیدن بود 
  • Bu kaça? Şu kaça? Diye sorar, dolaşır. Fakat vakit geçirmek, içinden de gülüp eğlenmek için.
  • پرس پرسان کین به چند و آن به چند  ** از پی تعبیر وقت و ریش‌خند 
  • Usancından gelir, senden kumaş ister. Fakat ne müşteridir ne de kumaş arar.
  • از ملولی کاله می‌خواهد ز تو  ** نیست آن کس مشتری و کاله‌جو 
  • Kumaşı yüz kere görür, yüz kere geri verir. O nerede kumaş ölçecek? Yel ölçer poyraz biçer! 835
  • کاله را صد بار دید و باز داد  ** جامه کی پیمود او پیمود باد 
  • Nerede müşterinin gelişi, alışverişi, nerede bir serserinin alayı, gönül eğleyişi?
  • کو قدوم و کر و فر مشتری  ** کو مزاح گنگلی سرسری 
  • Cebinde bir habbe bile yoktur. Ancak gevezelik eder, yoksa nereden cüppe alacak?
  • چونک در ملکش نباشد حبه‌ای  ** جز پی گنگل چه جوید جبه‌ای 
  • Alışveriş için sermaye yoktur; artık onun çirkin suratı nedir, alayı, gevezeliği ne oluyor?
  • در تجارت نیستش سرمایه‌ای  ** پس چه شخص زشت او چه سایه‌ای 
  • Bu dünya pazarında sermaye altındır, orada da aşk ve iki ıslak göz.
  • مایه در بازار این دنیا زرست  ** مایه آنجا عشق و دو چشم ترست 
  • Kim eli boş pazara giderse ömrü geçer, tamamı ile ham ve eli boş olarak geri döner. 840
  • هر که او بی‌مایه‌ی بازار رفت  ** عمر رفت و بازگشت او خام تفت 
  • Kardeş neredeydin? Hiçbir yerde. Ne pişirdin? Hiçbir şey!
  • هی کجا بودی برادر هیچ جا  ** هی چه پختی بهر خوردن هیچ با 
  • Müşteri ol da elim oynasın, gebe olan madenimden lâl doğsun.
  • مشتری شو تا بجنبد دست من  ** لعل زاید معدن آبست من 
  • Fakat müşteri, gevşek ve soğuk bile olsa yine sen onu çağır. Çünkü böyle emredilmiştir.
  • مشتری گرچه که سست و باردست  ** دعوت دین کن که دعوت واردست 
  • Doğan kuşunu uçur, ruh güvercinini tut. Dâvet yolunda Nuh’un yolunda yürü.
  • باز پران کن حمام روح گیر  ** در ره دعوت طریق نوح گیر 
  • Allah için hizmette bulun. Halkın kabul etmesiyle, ret etmesiyle ne işin var senin. 845
  • خدمتی می‌کن برای کردگار  ** با قبول و رد خلقانت چه کار 
  • Birisinin , gece yarısı bir evin kapısı önünde sahur davulu çalması, komşunun “ Daha gece yarısı, sahur vakti değil. Bir de bu evde kimse yok, kimin için davul çalıyorsun” demesi, davulcunun cevabı
  • داستان آن شخص کی بر در سرایی نیم‌شب سحوری می‌زد همسایه او را گفت کی آخر نیم‌شبست سحر نیست و دیگر آنک درین سرا کسی نیست بهر کی می‌زنی و جواب گفتن مطرب او را 
  • Birisi, büyük bir zatın evinin kapısında sahur davulu çalmakta idi.
  • آن یکی می‌زد سحوری بر دری  ** درگهی بود و رواق مهتری 
  • Gece yarısı aşk ile şevk ile davul çalıyordu. Ona kabiliyetli birisi dedi ki:
  • نیم‌شب می‌زد سحوری را به جد  ** گفت او را قایلی کای مستمد 
  • Evvelâ bu davulu, seher vakti çal, gece yarısı bu kepazelik olmaz.
  • اولا وقت سحر زن این سحور  ** نیم‌شب نبود گه این شر و شور 
  • Bir de ey hevesli adam, şunu da bil ki bu evde hiç kimse yok.
  • دیگر آنک فهم کن ای بوالهوس  ** که درین خانه درون خود هست کس 
  • Burada şeytandan, periden başka kimse yokken ne diye vaktini zayediyorsun? 850
  • کس درینجا نیست جز دیو و پری  ** روزگار خود چه یاوه می‌بری 
  • Tefi, davulu birisi duysun diye çalıyorsan duyacak kulak nerede? Bunu anlamak için akıl lâzım, fakat akıl hani?
  • بهر گوشی می‌زنی دف گوش کو  ** هوش باید تا بداند هوش کو 
  • Davulcu dedi ki: Sen sözünü bitirdin şimdi cevabımı dinle de şaşırıp kalma.
  • گفت گفتی بشنو از چاکر جواب  ** تا نمانی در تحیر و اضطراب 
  • Sence şimdi gece yarısı ama bence neşe sabahı yaklaştı.
  • گرچه هست این دم بر تو نیم‌شب  ** نزد من نزدیک شد صبح طرب 
  • Her sınıklık bence kutlu bir hale geldi. Bütün geceler, gözüme gündüz kesildi.
  • هر شکستی پیش من پیروز شد  ** جمله شبها پیش چشمم روز شد 
  • Nil ırmağı sana kandır ama bence kan değil, sudur ey akıllı kişi. 855
  • پیش تو خونست آب رود نیل  ** نزد من خون نیست آبست ای نبیل 
  • Sence o demirdir, tunçtur ama Davut peygambere mumdur.
  • در حق تو آهنست آن و رخام  ** پیش داود نبی مومست و رام 
  • Dağ, sana karşı ağırdır, cansızdır, fakat Davut’un önünde usta bir çalgıcı, bir okuyucudur.
  • پیش تو که بس گرانست و جماد  ** مطربست او پیش داود اوستاد 
  • Senin önünde o kırık taşlar susarlar. Fakat Ahmed’in önünde fasih bir hale gelir, hamdü senada bulunurlar.
  • پیش تو آن سنگ‌ریزه ساکتست  ** پیش احمد او فصیح و قانتست 
  • Senin önünde mescidin sütunu ölüdür, fakat Ahmed’e karşı gönlünü aldırmış bir âşıktır.
  • پیش تو استون مسجد مرده‌ایست  ** پیش احمد عاشقی دل برده‌ایست 
  • Cihanın bütün cüzüleri halkın önünde ölüdür, Allah’ya karşı bilgi sahibi ve muti. 860
  • جمله اجزای جهان پیش عوام  ** مرده و پیش خدا دانا و رام 
  • Bu evde bu konakta kimse yok, neden bu davulu çalıyorsun, dedin.
  • آنچ گفتی کاندرین خانه و سرا  ** نیست کس چون می‌زنی این طبل را 
  • Bu halk, Allah için paralar verir, yüzlerce hayrın temelini atar, mescitler yaparlar.
  • بهر حق این خلق زرها می‌دهند  ** صد اساس خیر و مسجد می‌نهند 
  • Sarhoş âşıklar gibi uzun bir yol olan Hacca giderler, seve seve canları ile, malları ile oynarlar.
  • مال و تن در راه حج دوردست  ** خوش همی‌بازند چون عشاق مست 
  • Hiç o evde kimse yok derler mi? Ev sahibi, ev içinde gizlenen cana benzer.
  • هیچ می‌گویند کان خانه تهیست  ** بلک صاحب‌خانه جان مختبیست 
  • Allah nuru ile ışıklanan, sevgilinin konağını dolu görür. 865
  • پر همی‌بیند سرای دوست را  ** آنک از نور الهستش ضیا 
  • Nice dolu ve kalabalık konaklar vardır ki işin sonunu görenler, onları boş görürler.
  • بس سرای پر ز جمع و انبهی  ** پیش چشم عاقبت‌بینان تهی 
  • Kimi dilersen Kâbe’de ara da derhal önünde beliriversin.
  • هر که را خواهی تو در کعبه بجو  ** تا بروید در زمان او پیش رو 
  • Ziynetli ve yüce olan bir suret, nasıl olur da Allah yurdu olmaz, boş olur?
  • صورتی کو فاخر و عالی بود  ** او ز بیت الله کی خالی بود 
  • Ona kapı kapanmaz, o geldi mi derhal açılır. Fakat başkaları, aşkla değil, ihtiyaçlardan gelirler.
  • او بود حاضر منزه از رتاج  ** باقی مردم برای احتیاج 
  • Hacca gidenler, neden bu ses duymadan “Lebbeyk” deyip duruyoruz derler mi? 870
  • هیچ می‌گویند کین لبیکها  ** بی‌ندایی می‌کنیم آخر چرا 
  • Hakikatte onlara şu “Lebbeyk” demeyi nasip ediş, her lâhza tek Allah’dan gelen bir sestir.
  • بلک توفیقی که لبیک آورد  ** هست هر لحظه ندایی از احد 
  • Ben de koku aldım, biliyorum bu köşk, bu konak, can meclisinin kurulduğu yerdir toprağı da kimyadır.
  • من ببو دانم که این قصر و سرا  ** بزم جان افتاد و خاکش کیمیا 
  • Hafif ve tiz nağmelerle bakırımı ebediyen onun kimyasına vurup duracağım.
  • مس خود را بر طریق زیر و بم  ** تا ابد بر کیمیااش می‌زنم 
  • Nihayet bu sahur davulum, denizleri coşturacak, inciler saçacak, ihsanlarda bulunacak.
  • تا بجوشد زین چنین ضرب سحور  ** در درافشانی و بخشایش به حور 
  • Halk, savaş safında Allah için canları ile oynar. 875
  • خلق در صف قتال و کارزار  ** جان همی‌بازند بهر کردگار 
  • Birisi Eyüp gibi belâlara düşer, öbürü Yakup gibi sabreder.
  • آن یکی اندر بلا ایوب‌وار  ** وان دگر در صابری یعقوب‌وار 
  • Yüz binlerce susuz ve muhtaç kişi, Allah için tamaha düşer, çalışır durur.
  • صد هزاران خلق تشنه و مستمند  ** بهر حق از طمع جهدی می‌کنند 
  • Ben de suçları yargılayan, örten Allah için bu kapıdan sahur davulu çalıyorum, benim de ümidim onda.
  • من هم از بهر خداوند غفور  ** می‌زنم بر در به اومیدش سحور 
  • Parasını almak için müşterimi istiyorsun? Gönül, Allah’dan daha iyi müşteri nerede var?
  • مشتری خواهی که از وی زر بری  ** به ز حق کی باشد ای دل مشتری 
  • Malından pis dağarcığı alır, sana kendinden ışıklanan bir gönül nuru verir. 880
  • می‌خرد از مالت انبانی نجس  ** می‌دهد نور ضمیری مقتبس 
  • Hakikatte yok olan şu buz kesmiş bedeni alır, vehmimize sığmaz bir saltanat ihsan eder.
  • می‌ستاند این یخ جسم فنا  ** می‌دهد ملکی برون از وهم ما