English    Türkçe    فارسی   

4
645-669

  • کز زنای چشم حظی می‌بری ** نه کباب از پهلوی خود می‌خوری 645
  • Göz zinasından hoşlanırsın ama nihayet kendi yanından kopardığın eti kebap edip yemiyor musun ki?
  • این نظر از دور چون تیرست و سم ** عشقت افزون می‌شود صبر تو کم
  • Bu uzaktan bakış ok ve zehir gibidir... Gittikçe sevgin artar, sabrın eksilir!
  • مال دنیا دام مرغان ضعیف ** ملک عقبی دام مرغان شریف
  • Dünya malı zayıf kuşların tuzağıdır... ahiret mülkü, yüce kuşların tuzağı!
  • تا بدین ملکی که او دامست ژرف ** در شکار آرند مرغان شگرف
  • Hatta bu ahiret mülkü, öyle bir derin tuzaktır ki ulu ulu kuşları avlar!
  • من سلیمان می‌نخواهم ملکتان ** بلک من برهانم از هر هلکتان
  • Ben Süleyman’ım, sizin mülkünüzü istemem... Mülk istemek şöyle dursun, ben sizi, helâk edecek şeylerden kurtarırım!
  • کین زمان هستید خود مملوک ملک ** مالک ملک آنک بجهید او ز هلک 650
  • Şimdi siz, malın, mülkün esirisiniz... Mala mülke sahip olan kişi, helâk olmaktan kurtulan, mala, mülke esir olmayan kişidir.
  • بازگونه ای اسیر این جهان ** نام خود کردی امیر این جهان
  • Hâlbuki ey âleme esir olan, aksine adını bu cihanın emiri taktın!
  • ای تو بنده‌ی این جهان محبوس جان ** چند گویی خویش را خواجه‌ی جهان
  • Hakikatte sen, bu âlemin esirisin, canın, bu cihan hapsine düşmüştür... Öyle olduğu halde niceye, bir kendine cihan sahibi deyip duracaksın?
  • دلداری کردن و نواختن سلیمان علیه‌السلام مر آن رسولان را و دفع وحشت و آزار از دل ایشان و عذر قبول ناکردن هدیه شرح کردن با ایشان
  • Süleyman aleyhisselâm’ın elçilerin gönlünü alması, onlara iltifatta bulunması, gönüllerindeki ürkekliği gidermesi ve hediyeleri kabul etmediğinden özür dileyip, kabul etmemesinin sebeplerini anlatması
  • ای رسولان می‌فرستمتان رسول ** رد من بهتر شما را از قبول
  • Ey, elçiler, tez sizi elçi olarak gönderiyorum... bu hediyeleri reddetmem, sizin için kabul etmemden yeğdir.
  • پیش بلقیس آنچ دیدیت از عجب ** باز گویید از بیابان ذهب
  • Belkıs’ın yanına gidince gördüğünüz şaşılacak şeyleri, altın ovasını hep söyleyin.
  • تا بداند که به زر طامع نه‌ایم ** ما زر از زرآفرین آورده‌ایم 655
  • Söyleyin de benim altına tamah etmediğimi, altını yaratandan altın elde ettiğimi anlasın.
  • آنک گر خواهد همه خاک زمین ** سر به سر زر گردد و در ثمین
  • O Allah, öyle bir Allah’tır ki dilerse bütün yeryüzünü baştanbaşa altın ve değeri biçilmez inci haline getirir.
  • حق برای آن کند ای زرگزین ** روز محشر این زمین را نقره گین
  • Ey altını seçen, onu seven, onun için Allah mahşer gününde bu yeryüzünü gümüşten halk edecektir.
  • فارغیم از زر که ما بس پر فنیم ** خاکیان را سر به سر زرین کنیم
  • Biz altına aldırış bile etmeyiz... Sanatlarımız çok bizim; bütün yeryüzündekileri altın haline getiririz biz!
  • از شما کی کدیه‌ی زر می‌کنیم ** ما شما را کیمیاگر می‌کنیم
  • Sizden altın mı isteriz biz? Biz sizi kimyager yaparız.
  • ترک آن گیرید گر ملک سباست ** که برون آب و گل بس ملکهاست 660
  • Sebe mülkü bile olsa vazgeçin o dünya mülkünden... Suyun toprağın dışında nice mülkler var!
  • تخته‌بندست آن که تختش خوانده‌ای ** صدر پنداری و بر در مانده‌ای
  • Senin taht dediğin şey, tahtadan yapılma tuzaktır... Konduğun yeri başköşe sanmışsın ama kapıda kala kalmışsın!
  • پادشاهی نیستت بر ریش خود ** پادشاهی چون کنی بر نیک و بد
  • Sen daha kendi sakalına hüküm yürütemiyor, ona bile padişahlık edemiyorsun; artık nasıl olurda iyiye, kötüye padişahlık yapmaya, hüküm yürütmeye kalkışırsın?
  • بی‌مراد تو شود ریشت سپید ** شرم دار از ریش خود ای کژ امید
  • İstemediğin halde sakalın ağarıyor... gayri ey eğri ümitli, sakalından utan!
  • مالک الملک است هر کش سر نهد ** بی‌جهان خاک صد ملکش دهد
  • Asıl o Allah mülk ve saltanat sahibindir, kendisine baş eğene bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder.
  • لیک ذوق سجده‌ای پیش خدا ** خوشتر آید از دو صد دولت ترا 665
  • Fakat Allah tapısında bir secde, sana iki yüz devlet ve saltanattan daha hoş gelir.
  • پس بنالی که نخواهم ملکها ** ملک آن سجده مسلم کن مرا
  • Ben ne mal isterim, ne mülk... Ne devlet isterim, ne saltanat... Bana o secde devletini ihsan et, yeter diye ağlayıp sızlanmaya başlarsın!
  • پادشاهان جهان از بدرگی ** بو نبردند از شراب بندگی
  • Cihan padişahları, kötülüklerinden dolayı kulluk şarabından bir koku bile almamışlar.
  • ورنه ادهم‌وار سرگردان و دنگ ** ملک را برهم زدندی بی‌درنگ
  • Yoksa onlar da Edhem gibi, hemencecik coşarlar, sarhoş olurlar, dünya saltanatını vurup kırarlardı!
  • لیک حق بهر ثبات این جهان ** مهرشان بنهاد بر چشم و دهان
  • Fakat Allah, bu âlem dursun, mamur olsun diye gözlerini ağızlarını kapamıştır.