English    Türkçe    فارسی   

3
2695-2744

  • Kimse tarafından söylenmemiş, kimse tarafından dokunulmamış bâkir ve lâtif ir nükte duysan anlayınca sence zevksiz ve kötü bir hal alır. 2695
  • ور بگیری نکته‌ی بکری لطیف ** بعد درکت گشت بی‌ذوق و کثیف
  • Ben bunu çok duydum, dinledim… Eskidi bu artık. Ey yiğit, sen, bundan başka bir şey söyle dersin.
  • که من این را بس شنیدم کهنه شد ** چیز دیگر گو بجز آن ای عضد
  • Hatta yepyeni ve söylenmemiş bir nükte duyduğunu farz et, yarın ona da doyar, ondan da nefret edersin.
  • چیز دیگر تازه و نو گفته گیر ** باز فردا زان شوی سیر و نفیر
  • Sen sendeki illeti gider… İllet geçti mi, sence her eskimiş, söylenmiş söz, yeni olur.
  • دفع علت کن چو علت خو شود ** هرحدیثی کهنه پیشت نو شود
  • O eski söz, yepyeni dallar, budaklar verir, yüzlerce meyve hevenkleri bitirir, yetiştirir!
  • تا که از کهنه برآرد برگ نو ** بشکفاند کهنه صد خوشه ز گو
  • Biz böyle hekimleriz, öyle Allah şakirtleriyiz ki bahrimuhit bile bizi gördü de yarıldı. 2700
  • ما طبیبانیم شاگردان حق ** بحر قلزم دید ما را فانفلق
  • Biz başkayız; insanın hastalığını, nabzına bakarak anlayan hekimler başka!
  • آن طبیبان طبیعت دیگرند ** که به دل از راه نبضی بنگرند
  • Biz gönle vasıtasız bakarız, bizim görüşümüz, anlayışımız yüzünden pek yücedir.
  • ما به دل بی واسطه خوش بنگریم ** کز فراست ما به عالی منظریم
  • Onlar, insanı gıdalarla, meyvelerle doyuran kuvvetlendiren doktorlardır… hayvanî can, onların tedavisiyle kuvvet bulur, yaşar.
  • آن طبیبان غذااند و ثمار ** جان حیوانی بدیشان استوار
  • Bizse iş ve söz doktorlarıyız. Bize ululuk nurunun ışığı ilham vermektedir.
  • ما طبیبان فعالیم و مقال ** ملهم ما پرتو نور جلال
  • Meselâ bu çeşit bir iş sana faydalıdır, öbürünün yolunu keser. 2705
  • کین چنین فعلی ترا نافع بود ** و آنچنان فعلی ز ره قاطع بود
  • Bu çeşit bir söz sana faydalıdır, başka çeşit bir sözse seni yaralar!
  • اینچنین قولی ترا پیش آورد ** و آنچنان قولی ترا نیش آورد
  • O doktorlar, hastanın sidiğine bakar, hastalığını öyle anlar… Bizim delilimizse ulu Allah’ın vahyidir, hastalığı vahiyle anlarız.
  • آن طبیبان را بود بولی دلیل ** وین دلیل ما بود وحی جلیل
  • Kimseden ücret istemeyiz, ücretimiz, noksanlardan ari olan Allah’tan gelir.
  • دست‌مزدی می نخواهیم از کسی ** دست‌مزد ما رسد از حق بسی
  • İlleti unulmaz hastalara sâlâ, ilâcımız, hastalara birebirdir.
  • هین صلا بیماری ناسور را ** داروی ما یک بیک رنجور را
  • Peygamberlerden mucize istemeleri
  • معجزه خواستن قوم از پیغامبران
  • Sebâlılar, “Ey dâvaya girişenler, doktorluğu bildiğinize, bize fayda vereceğinize deliliniz nerede, 2710
  • قوم گفتند ای گروه مدعی ** کو گواه علم طب و نافعی
  • Siz de bizim gibi uyku uyumakta, siz de bizim gibi yemek yemektesiniz. Köylerde, şehirlerde bizim gibi oturup duruyorsunuz.
  • چون شما بسته همین خواب و خورید ** همچو ما باشید در ده می‌چرید
  • Bu su, toprak tuzağındayken nasıl olur da gönül simurgunu avlayabilirsiniz?
  • چون شما در دام این آب و گلید ** کی شما صیاد سیمرغ دلید
  • Fakat mevki ve reislik sevdası, sizi peygamberlik dâvasına salmış, bu yüzden kendinizi peygamber sanıyorsunuz.
  • حب جاه و سروری دارد بر آن ** که شمارد خویش از پیغامبران
  • Bu çeşit lâflara, bu çeşit yalanlara kulak bile asmak istemeyiz, ayran kâsesine düşmek dilemeyiz.” dediler.
  • ما نخواهیم این چنین لاف و دروغ ** کردن اندر گوش و افتادن بدوغ
  • Peygamberler dediler ki: “Bu da o illetten, körlüğünüzden, söylediğimiz sözlerin hakikatini göremiyorsunuz. 2715
  • انبیا گفتند کین زان علتست ** مایه‌ی کوری حجاب ریتست
  • Dâvamızı duyuruyorsunuz da elimizdeki mücevheri görmüyorsunuz.
  • دعوی ما را شنیدیت و شما ** می‌نبینید این گهر در دست ما
  • Elimizdeki bu mücevher, halka bir imtihandır. Onu gözlerin önünde dolandırıp durmaktayız.
  • امتحانست این گهر مر خلق را ** ماش گردانیم گرد چشمها
  • Kim, nerede mücevher, derse bu sözü, körlüğüne, mücevherleri görmediğine şahittir.
  • هر که گوید کو گوا گفتش گواست ** کو نمی‌بیند گهر حبس عماست
  • Güneş söze gelse de “Kalk, gündüz oldu, yatıp durma.”
  • آفتابی در سخن آمد که خیز ** که بر آمد روز بر جه کم ستیز
  • Dese, sen de, “A güneş, şahidin nerede?” desen güneş “Kör herif, Allah’tan kendine göz iste! 2720
  • تو بگویی آفتابا کو گواه ** گویدت ای کور از حق دیده خواه
  • Apaydın gündüz vakti birisi mum arasa onun bu araması körlüğüne tam bir delildir.
  • روز روشن هر که او جوید چراغ ** عین جستن کوریش دارد بلاغ
  • Bari görmüyorsan, gündüz olduğundan şüphen varsa, daha sabah olmadı sanıyorsan,
  • ور نمی‌بینی گمانی برده‌ای ** که صباحست و تو اندر پرده‌ای
  • Sus, bir şey söyleme de kör olduğunu meydana vurma, Allah ihsanını bekle!” der.
  • کوری خود را مکن زین گفت فاش ** خامش و در انتظار فضل باش
  • Gündüzün “Gündüz nerede” demek kendi kendini rezil etmektir a gündüz arayan!
  • در میان روز گفتن روز کو ** خویش رسوا کردنست ای روزجو
  • Sabır ve sükût, Allah rahmetine sebep olur. Bu araştırmaysa hastalık nişanesidir. 2725
  • صبر و خاموشی جذوب رحمتست ** وین نشان جستن نشان علتست
  • “Susun, dinleyin” emrini canla, başla kabul et de sevgilinin mükâfatına eriş, rahmetine nail ol.
  • انصتوا بپذیر تا بر جان تو ** آید از جانان جزای انصتوا
  • Ey terbiyeli, edepli kişi, illetinin yeniden tazelenmesini istemiyorsan bu doktorun önünde paranı da çıkar, yere koy; başını da secdeye indir.
  • گر نخواهی نکس پیش این طبیب ** بر زمین زن زر و سر را ای لبیب
  • Fazla sözü sat da can, mevki ve para pul bağışlamayı satın al.
  • گفت افزون را تو بفروش و بخر ** بذل جان و بذل جاه و بذل زر
  • Bu suretle de Allah seni övsün, rütbene gök bile haset etsin.
  • تا ثنای تو بگوید فضل هو ** که حسد آرد فلک بر جاه تو
  • Doktorların rızasını elde ederseniz kendinizi görür, halinizi bilir, ayıplarınızı anlar, kendi kendinizden utanırsınız. 2730
  • چون طبیبان را نگه دارید دل ** خود ببینید و شوید ازخود خجل
  • Bu körlüğü defetmek halkın elinde değildir; bu, doktorlara Allah tarafından lütfedilmiş bir hidayettir.
  • دفع این کوری بدست خلق نیست ** لیک اکرام طبیبان از هدیست
  • Bu doktorlara candan kul olun da miskle, amberle dolun!”
  • این طبیبان را به جان بنده شوید ** تا به مشک و عنبر آکنده شوید
  • Halkın peygamberleri itham etmesi
  • متهم داشتن قوم انبیا را
  • Onlarsa, bunların hepsi riyadan, hileden ibaret dediler; nasıl olur da Allah falanı, filanı kendisine vekil eder?
  • قوم گفتند این همه زرقست و مکر ** کی خدا نایب کند از زید و بکر
  • Padişah elçisinin padişah cinsinden olması lâzım. Suyla toprak nerede, gökleri yaratan nerede,
  • هر رسول شاه باید جنس او ** آب و گل کو خالق افلاک کو
  • Kafamızda eşek beyni mi var ki sizin gibi bir sineği hüma kuşuyla bir tutalım? 2735
  • مغز خر خوردیم تا ما چون شما ** پشه را داریم همراز هما
  • Hüma nerede, sinek nerede? Toprak nerede, Allah nerede? Gökteki güneşle zerrenin ne münasebeti var?
  • کو هما کو پشه کو گل کو خدا ** ز آفتاب چرخ چه بود ذره را
  • Bu münasebet, bu alâka, hiç akıllı adamın kabul edeceği şey mi?
  • این چه نسبت این چه پیوندی بود ** تاکه در عقل و دماغی در رود
  • Tavşanların, “Ben ayın elçisiyim; ay, bu çeşmeden vazgeç diyor” demesi için bir tavşanı elçi olarak file göndermeleri – bu hikâyenin tamamı Kelile kitabında vardır -
  • حکایت خرگوشان کی خرگوشی راپیش پیل فرستادند کی بگو کی من رسول ماه آسمانم پیش تو کی ازین چشمه آب حذر کن چنانک در کتاب کلیله تمام گفته است
  • Bu, bir tavşanın “Ben ayın elçisiyim, onunla eşim” demesine benzer.
  • این بدان ماند که خرگوشی بگفت ** من رسول ماهم و با ماه جفت
  • Bütün av hayvanları, fil sürüsünün yüzünden suyu güzel kaynağa gidemez olmuşlardı.
  • کز رمه‌ی پیلان بر آن چشمه‌ی زلال ** جمله نخجیران بدند اندر وبال
  • Hepsi de korkularından oraya yanaşamıyorlardı. Güçleri, kuvvetleri yoktu, bir düzen düzdüler. 2740
  • جمله محروم و ز خوف از چشمه دور ** حیله‌ای کردند چون کم بود زور
  • Bir ihtiyar tavşan, ayın ilk gecesi dağın tepesine çıkıp bağırdı:
  • از سر که بانگ زد خرگوش زال ** سوی پیلان در شب غره‌ی هلال
  • Ey fil padişahı, ayın on dördüncü gecesi gel de kaynağa bak, sözümün doğruluğunu gör!
  • که بیا رابع عشر ای شاه‌پیل ** تا درون چشمه یابی این دلیل
  • Ben elçiyim, elçiye zeval yok… Ona ne kızılır, sövülür, ne hapse atılır.
  • شاه‌پیلا من رسولم پیش بیست ** بر رسولان بند و زجر و خشم نیست
  • Ay diyor ki: “Filler, buradan gidin, kaynak bizimdir, dağılın buradan!
  • ماه می‌گوید که ای پیلان روید ** چشمه آن ماست زین یکسو شوید