English    Türkçe    فارسی   

3
3537-3586

  • Padişahlar, köşklerde, saraylarda otururlar, ölüye yurt olarak bir mezar kâfi!
  • قصرها خود مر شهان را مانسست ** مرده را خانه و مکان گوری بسست
  • Peygamberlere bu dünya dar geldi de padişahlar gibi Lâmekân âlemine gittiler.
  • انبیا را تنگ آمد این جهان ** چون شهان رفتند اندر لامکان
  • Kalbi ölmüş kişilereyse bu dünya nurlu göründü. Görünüşü büyük, geniş… Fakat hakikatte dar!
  • مردگان را این جهان بنمود فر ** ظاهرش زفت و به معنی تنگ بر
  • Dar olmasaydı bu feryat neden? Baksana… Daha evvel doğup bu âleme gelenlerin hepsi iki büklüm oldu! 3540
  • گر نبودی تنگ این افغان ز چیست ** چون دو تا شد هر که در وی بیش زیست
  • İnsan, uyku zamanında bak, nasıl azat olmakta… Ruh, o vardığı, ulaştığı mekândan nasıl neşelenmekte.
  • در زمان خواب چون آزاد شد ** زان مکان بنگر که جان چون شاد شد
  • Zalim, zulüm tabiatından kurtuluyor, zindandaki mahpus, hapse düştüğünü, hapiste bulunduğunu unutuyor.
  • ظالم از ظلم طبیعت باز رست ** مرد زندانی ز فکر حبس جست
  • Pek geniş olan bu yer, bu gök devenin çökeceği zaman pek daralmakta.
  • این زمین و آسمان بس فراخ ** سخت تنگ آمد به هنگام مناخ
  • Bu dünyanın genişliği, bir gözbağı… Oysaki pek dar. Gülmesi ağlamaktan ibaret, övünmesi ardan, ayıptan başka bir şey değil.
  • جسم بند آمد فراخ وسخت تنگ ** خنده‌ی او گریه فخرش جمله ننگ
  • Dünya, görünüşte geniş, hakikatte dardır, uyku da bu darlıktan kurtulmaya benzer
  • تشبیه دنیا کی بظاهر فراخست و بمعنی تنگ و تشبیه خواب کی خلاص است ازین تنگی
  • Hamam kızıştı, ısındı mı daralırsın, için sıkılır. 3545
  • همچو گرمابه که تفسیده بود ** تنگ آیی جانت پخسیده شود
  • Oysaki hamam geniştir, uzundur. O hararetten sana dar gelir, ruhun sıkılır, usanırsın.
  • گرچه گرمابه عریضست و طویل ** زان تبش تنگ آیدت جان و کلیل
  • Dışarı çıkmadıkça gönlün açılmaz peki… Mekânın genişmiş ne fayda?
  • تا برون نایی بنگشاید دلت ** پس چه سود آمد فراخی منزلت
  • Yahut da meselâ dar bir ayakkabı giyersin de geniş bir ovada yürürsün.
  • یا که کفش تنگ پوشی ای غوی ** در بیابان فراخی می‌روی
  • Fakat o geniş ova, sana öyle daralır ki… o ova o sahra sana âdeta zindan kesilir.
  • آن فراخی بیابان تنگ گشت ** بر تو زندان آمد آن صحرا و دشت
  • Seni uzaktan gören ovada bir lâle gibi açılmış der. 3550
  • هر که دید او مر ترا از دور گفت ** کو در آن صحرا چو لاله تر شکفت
  • Bilmez ki sen, zalimler gibi görünüşte gül bahçesindesin, fakat ruhun, feryat edip duruyor!
  • او نداند که تو همچون ظالمان ** از برون در گلشنی جان در فغان
  • Uyuman, o dar ayakkabıyı çıkarmana benzer. Uykuda bir müddet ruhun, bedenden kurtulur.
  • خواب تو آن کفش بیرون کردنست ** که زمانی جانت آزاد از تنست
  • Azizim, uyku, Allah velilerinin malı, mülküdür… Dünyadaki Eshabı Kehif gibi!
  • اولیا را خواب ملکست ای فلان ** همچو آن اصحاب کهف اندر جهان
  • Uyumadıkları halde rüya görürler, görünürde bir kapı yoktur, yokluğa giderler!
  • خواب می‌بینند و آنجا خواب نه ** در عدم در می‌روند و باب نه
  • Ev dar. Ruh bu daracık evde eli, ayağı çarpılmış gibi iki büklüm. O evi, padişahların sarayları genişletmek, mamur bir hale koymak için yıkar. 3555
  • خانه‌ی تنگ و درون جان چنگ‌لوک ** کرد ویران تا کند قصر ملوک
  • Ben de ana rahminde iki büklüm oldum. Dokuz ay doldu, artık buradan göçmem gerek!
  • چنگ‌لوکم چون جنین اندر رحم ** نه‌مهه گشتم شد این نقلان مهم
  • Anamı doğum ağrısı tutmasa bu zindanda ateş içinde kalırım.
  • گر نباشد درد زه بر مادرم ** من درین زندان میان آذرم
  • Bir anaya benzeyen tabiatın da kuzu, koyundan doğsun diye ağrıya düşüyor, bu ağrı, doğum yolunu açıyor.
  • مادر طبعم ز درد مرگ خویش ** می‌کند ره تا رهد بره ز میش
  • Ey tabiat, rahmini aç… Kuzu büyüdü, çıksın da o yemyeşil ovada yayılsın, otlasın artık!
  • تا چرد آن بره در صحرای سبز ** هین رحم بگشا که گشت این بره گبز
  • Doğum ağrısı, gebeye bir derttir ama çocuk için zindanın yıkılması gibidir. 3560
  • درد زه گر رنج آبستان بود ** بر جنین اشکستن زندان بود
  • Gebe, ne yapayım, nereye sığınayım? Diye ağlar… Çocuk kurtuluş vakti geldi diye güler!
  • حامله گریان ز زه کاین المناص ** و آن جنین خندان که پیش آمد خلاص
  • Göğün altındaki analar (ateş, yel, su, toprak) la cansız şeyler, canlı mahlûklar, nebatlar. Hulâsa ne varsa,
  • هرچه زیر چرخ هستند امهات ** از جماد و از بهیمه وز نبات
  • Hepsi, birbirlerinin derdinden gafildir. Yalnız bilen ve kemale sahip olan kişiler, bunların dertlerini bilir.
  • هر یکی از درد غیری غافل اند ** جز کسانی که نبیه و کامل‌اند
  • Kösenin, başkalarının evinde olanları bildiği kadar kabasakal, kendi evindekini bilemez.
  • آنچ کوسه داند از خانه‌ی کسان ** بلمه از خانه خودش کی داند آن
  • Amca, sen, kendi halini bilmezsin… Fakat gönül sahibi yok mu? Senin halini o bilir işte! 3565
  • آنچ صاحب‌دل بداند حال تو ** تو ز حال خود ندانی ای عمو
  • Gaflet, dert, tembellik ve gönül karanlığı gibi ne varsa hepsi de yere mensup ve aşağılık bir şey olan tenden ileri gelir
  • بیان آنک هرچه غفلت و غم و کاهلی و تاریکیست همه از تنست کی ارضی است و سفلی
  • Gaflet, tenden ileri gelir. Ten, ruh oldu mu artık şüphesiz bir halde bütün sırları görür.
  • غفلت از تن بود چون تن روح شد ** بیند او اسرار را بی هیچ بد
  • Gök boşluğundan yeryüzü kalktı mı ne benim için gece ne gölge kalır, ne senin için.
  • چون زمین برخاست از جو فلک ** نه شب و نه سایه باشد نه دلک
  • Nerede bir gölge, gece yahut gölgelik varsa yerdendir; göklerden aydan değil!
  • هر کجا سایه‌ست و شب یا سایگه ** از زمین باشد نه از افلاک و مه
  • Duman, kıvılcımlar saçan ateşten meydana gelmez, daima odundan meydana gelir.
  • دود پیوسته هم از هیزم بود ** نه ز آتشهای مستنجم بود
  • Vehim, hataya düşer, yanılabilir. Fakat akıl, mutlaka isabet eder, yanılmaz. 3570
  • وهم افتد در خطا و در غلط ** عقل باشد در اصابتها فقط
  • Her ağırlık, her yorgunluk, tenin muktezasıdır. Cansa hafifliği yüzünden uçup durur.
  • هر گرانی و کسل خود از تنست ** جان ز خفت جمله در پریدنست
  • Kırmızı beniz kanın çokluğundandır, sarı yüz safranın oynamasındandır.
  • روی سرخ از غلبه خونها بود ** روی زرد از جنبش صفرا بود
  • Ak beniz, balgamın kuvvetindendir, sevdadan da beniz kararır.
  • رو سپید از قوت بلغم بود ** باشد از سودا که رو ادهم بود
  • Hakikatte eserleri halk eden odur. Fakat kışırda kalan, yalnız zahiri gören, ancak sebepleri görebilir!
  • در حقیقت خالق آثار اوست ** لیک جز علت نبیند اهل پوست
  • Derilerden ayrı olmayan, sebeplerden kurtulmamış olan akıl, ne illetlerden kurtulur, ne doktordan fayda görür! 3575
  • مغز کو از پوستها آواره نیست ** از طبیب و علت او را چاره نیست
  • Âdemoğlu, ikinci defa doğdu mu ayağını sebeplerin başına kor.
  • چون دوم بار آدمی‌زاده بزاد ** پای خود بر فرق علتها نهاد
  • Artık, onun dini illet-i ûlâ değildir. Cüz’i illet de ona bir zarar veremez.
  • علت اولی نباشد دین او ** علت جزوی ندارد کین او
  • O, doğruluk geliniyle ufuklarda uçup durur; sureti de ona ancak bir duvaktır.
  • می‌پرد چون آفتاب اندر افق ** با عروس صدق و صورت چون تتق
  • Hatta ufuktan da dışarıdadır, göklerden de. Ruhlar ve akıllar gibi mekânız bir âlemdedir.
  • بلک بیرون از افق وز چرخها ** بی مکان باشد چو ارواح و نهی
  • Hatta akıllarımız bile onun gölgesidir: akıllarımız bile gölgeler gibi onun ayağına düşer. 3580
  • بل عقول ماست سایه‌های او ** می‌فتد چون سایه‌ها در پای او
  • Müctehit, nassı görür, tanırsa herhangi bir hükümde artık kıyası düşünmez ki.
  • مجتهد هر گه که باشد نص‌شناس ** اندر آن صورت نیندیشد قیاس
  • Fakat bir şeyde nas yoksa orada kıyasa girişir, kıyastan ibret alır, kıyasla hüküm verir.
  • چون نیابد نص اندر صورتی ** از قیاس آنجا نماید عبرتی
  • Nasla kıyası benzetiş
  • تشبیه نص با قیاس
  • Nassı Ruhulkudüs’ün vahyi bil, Aklı cüz’inin kıyası, bundan aşağıdır.
  • نص وحی روح قدسی دان یقین ** وان قیاس عقل جزوی تحت این
  • Akıl, canla idrak sahibi olmuş, canla aydınlanmıştır. Ruh, nasıl olur da aklın tasarrufuna girer?
  • عقل از جان گشت با ادراک و فر ** روح او را کی شود زیر نظر
  • Fakat ruh, akla tesir eder de akıl, o tesir altında tedbire girişir. 3585
  • لیک جان در عقل تاثیری کند ** زان اثر آن عقل تدبیری کند
  • Ruh, Nuh’u tasdik ettiği gibi seni de tasdik etti, senin emrine de tabi olduysa nerede deniz, nerede gemi, nerede Nuh tufanı?
  • نوح‌وار ار صدقی زد در تو روح ** کو یم و کشتی و کو طوفان نوح