English    Türkçe    فارسی   

2
570-594

  • Çünkü sofiyi yoldan çıkaran tamahtır. Yoldan çıkarır da sofinin hali tebah olur, ziyan içinde kalır. 570
  • ز انکه آن تقلید صوفی از طمع ** عقل او بر بست از نور و لمع‏
  • Yemeğe, zevk ve sema’ya tamah ediş, hakikate akıl erdirmesine mani olur.
  • طمع لوت و طمع آن ذوق و سماع ** مانع آمد عقل او را ز اطلاع‏
  • Ayna bir şeye tamah etseydi bizim gibi münafık olur, her şeyi olduğu gibi göstermezdi.
  • گر طمع در آینه برخاستی ** در نفاق آن آینه چون ماستی‏
  • Terazinin mala tamahı olsaydı tarttığını nasıl doğru tartardı?
  • گر ترازو را طمع بودی به مال ** راست کی گفتی ترازو وصف حال‏
  • Her peygamber, kavmine açıkça “ Ben sizden peygamberlik için ücret istemiyorum.
  • هر نبیی گفت با قوم از صفا ** من نخواهم مزد پیغام از شما
  • Ben delilim, müşteriniz Allah’tır. Allah, benim tellâllığımı iki baştan da verdi. 575
  • من دلیلم حق شما را مشتری ** داد حق دلالیم هر دو سری‏
  • Benim ücretim dosta kavuşmaktır. Ebubekir kırk bin dinar verdi ama.
  • چیست مزد کار من دیدار یار ** گر چه خود بو بکر بخشد چل هزار
  • Onun kırk bini benim ücretim değil ki. Hiç boncuk, Aden incisine benzer mi?” demiştir.
  • چل هزار او نباشد مزد من ** کی بود شبه شبه در عدن‏
  • Bir hikâye söyleyeyim, can kulağıyla dinle de tamah, adamın kulağına nasıl perde oluyor, anla!
  • یک حکایت گویمت بشنو به هوش ** تا بدانی که طمع شد بند گوش‏
  • Kimde tamah varsa dili tutuk bir hale gelir. Nasıl olur da tamahla göz ve gönül aydınlanır, buna imkân var mı?
  • هر که را باشد طمع الکن شود ** با طمع کی چشم و دل روشن شود
  • Tamahkâr adamın gözünün önünde makam ve altın hayali, gözdeki kıl gibidir. 580
  • پیش چشم او خیال جاه و زر ** همچنان باشد که موی اندر بصر
  • Fakat Hak’la dolu olan sarhoş bundan müstesna. Ona hazineler de versen yine hürdür.
  • جز مگر مستی که از حق پر بود ** گر چه بدهی گنجها او حر بود
  • Sevgiliye kavuşma devletine eren kişinin gözünde bu dünya murdar bir şeyden ibarettir.
  • هر که از دیدار برخوردار شد ** این جهان در چشم او مردار شد
  • Fakat bu sarhoşluktan uzak olan sofi, nihayet hırs yüzünden nursuz, pirsiz bir hale gelir.
  • لیک آن صوفی ز مستی دور بود ** لاجرم در حرص او شب کور بود
  • Hırsa düşkün olan, yüzlerce hikâye dinler de haris kulağına girmez.
  • صد حکایت بشنود مدهوش حرص ** در نیاید نکته‏ای در گوش حرص‏
  • Kadı tellâllarının, bir müflisi şehirde dolaştırarak halka bildirmeleri
  • تعریف کردن منادیان قاضی مفلسی را گرد شهر
  • Evsiz barksız, kimsiz, kimsesiz bir müflis vardır. Zindana düşmüş, amansız bağlara giriftar olmuştu. 585
  • بود شخصی مفلسی بی‏خان و مان ** مانده در زندان وبند بی‏امان‏
  • Bir bahane bulup zindandakilerin yiyeceklerini yerdi. Tamahı yüzünden halkın gönlüne Kafdağı gibi ağır gelmekteydi.
  • لقمه‏ی زندانیان خوردی گزاف ** بر دل خلق از طمع چون کوه قاف‏
  • Şerrinden kimsenin bir lokma ekmek yemeye kudreti yoktu. Çünkü hemen ucundan tutup kapardı.
  • زهره نه کس را که لقمه‏ی نان خورد ** ز انکه آن لقمه‏ربا کاوش برد
  • Allah davetinden uzak olan, sultan bile olsa gözü açtır.
  • هر که دور از دعوت رحمان بود ** او گدا چشم است اگر سلطان بود
  • O adam da mürüvveti ayakaltına almıştı. O lokma kapıcının yüzünden bir cehennem kesilmişti.
  • مر مروت را نهاده زیر پا ** گشته زندان دوزخی ز آن نان ربا
  • Bir rahata kavuşurum ümidiyle nereye kaçsan orada önüne bir âfet çıkar. 590
  • گر گریزی بر امید راحتی ** ز آن طرف هم پیشت آید آفتی‏
  • Afetsiz, felaketiz hiçbir köşe yoktur. Allah’ın halvet yerinden başka hiçbir yerde dinlenmek, rahata kavuşmak mümkün değildir.
  • هیچ کنجی بی‏دد و بی‏دام نیست ** جز به خلوت‏گاه حق آرام نیست‏
  • Kurtulmaya hiçbir çare olmayan bu dünya zindanının ayakbastı parası alınmayan, hapishane dayağı atılmayan bir bucağı yoktur.
  • کنج زندان جهان ناگزیر ** نیست بی‏پا مزد و بی‏دق الحصیر
  • Vallahi fare deliğine girsen yine bir kedi pençeliye çatarsın.
  • و الله ار سوراخ موشی در روی ** مبتلای گربه چنگالی شوی‏
  • Âdemoğlu, hayalle gelişir. Hayalleri güzelse onunla rahatlaşır.
  • آدمی را فربهی هست از خیال ** گر خیالاتش بود صاحب جمال‏