English    Türkçe    فارسی   

2
731-755

  • Hiç bir suçlu başkasının suçunu çekmedi. Hiçbir kimse ekmeğini biçmedi.
  • هیچ وازر وزر غیری بر نداشت ** هیچ کس ندرود تا چیزی نکاشت‏
  • Ekmeğini biçmeyi dilemek ham tamahtır, oğul, o ham tamaha kapılma. Ham şey yemek insana hastalık verir.
  • طمع خام است آن مخور خام ای پسر ** خام خوردن علت آرد در بشر
  • Birisi bir define buluverir; ben de onu istiyorum, dükkânla, alışverişle ne işim var, der.
  • کان فلانی یافت گنجی ناگهان ** من همان خواهم نه کار و نه دکان‏
  • Baht işi bu, fakat nadirdir. Tende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek.
  • کار بخت است آن و آن هم نادر است ** کسب باید کرد تا تن قادر است‏
  • Çalışıp kazanmak define bulmaya mâni değil ya. Sen işten kalma da nasibinde varsa define de arkandan gelsin. 735
  • کسب کردن گنج را مانع کی است ** پا مکش از کار آن خود در پی است‏
  • Böyle yap ki “ Eğer” illetine uğramayasın, “ Eğer şunu yapsaydım yahut bunu yapsaydım” deyip tereddüde düşmeyesin.
  • تا نگردی تو گرفتار اگر ** که اگر این کردمی یا آن دگر
  • Çünkü halkla hoş geçinen peygamber “ Eğer” demeyi menetti, “ Onu söylemek münafıklıktandır” dedi.
  • کز اگر گفتن رسول با وفاق ** منع کرد و گفت آن هست از نفاق‏
  • O münafık da “eğer” derken, işi şarta bağlarken öldü, bu şarta bağlayıştan öbür dünyaya ancak hasret götürebilirdi!
  • کان منافق در اگر گفتن بمرد ** وز اگر گفتن بجز حسرت نبرد
  • Temsil
  • مثل
  • Bir yabancı adam, acele bir ev arıyordu. Bir dostu onu harap bir eve götürüp
  • آن غریبی خانه می‏جست از شتاب ** دوستی بردش سوی خانه‏ی خراب‏
  • “ Eğer tavanı olsaydı benim yanı başımda ev sahibi olur, otururdum. 740
  • گفت او این را اگر سقفی بدی ** پهلوی من مر ترا مسکن شدی‏
  • Evde bir oda daha olsaydı çoluğun çocuğun rahat ederdi” dedi.
  • هم عیال تو بیاسودی اگر ** در میانه داشتی حجره‏ی دگر
  • Adam dedi ki: “Evet, dostlara bitişik komşu olmak iyi, fakat “ Eğer” de oturmaya imkân yok!”
  • گفت آری پهلوی یاران خوش است ** لیک ای جان در اگر نتوان نشست‏
  • Bütün âlem, hoşluğu ister, bu yüzden de ateş içindedir.
  • این همه عالم طلب‏کار خوشند ** وز خوش تزویر اندر آتشند
  • İhtiyar olsun, genç olsun herkes altın ister. Fakat herkesin gözü kalp parayı altından fark edemez ki.
  • طالب زر گشته جمله پیر و خام ** لیک قلب از زر نداند چشم عام‏
  • Halis altın kalp akçaya bir ziya, bir parıltı vermiştir. Fakat ayar olmadıkça zan ile altını seçmeye kalkışma. 745
  • پرتوی بر قلب زد خالص ببین ** بی‏محک زر را مکن از ظن گزین‏
  • Ayarın varsa altın seç, yoksa yürü, kendini bilen bir kişiye teslim et.
  • گر محک داری گزین کن ور نه رو ** نزد دانا خویشتن را کن گرو
  • Yahut da ruhundan mihenk olmalı. Bilmiyorsan yapayalnız yola düşüp ilerleme.
  • یا محک باید میان جان خویش ** ور ندانی ره مرو تنها تو پیش‏
  • Yolda gulyabaniler vardır, sesleri bildik sesine seni mahvetmeğe çeken tanıdık sesine benzer.
  • بانگ غولان هست بانگ آشنا ** آشنایی که کشد سوی فنا
  • “Ey kervan halkı, buraya gelin; işte yol, iz buracıkta” diye bağırırlar.
  • بانگ می‏دارد که هان ای کاروان ** سوی من آیید نک راه و نشان‏
  • Gulyabani kervan halkını yok etmek, onları da yok olanlara katmak için birer, birer adlarıyla çağırır. 750
  • نام هر یک می‏برد غول ای فلان ** تا کند آن خواجه را از آفلان‏
  • Çağrılan kişi, oraya varınca bir de bakar ki karşısında kurt, aslan. Ömrü zayi olmuş, yol uzun, gün de geçiyor.!
  • چون رسد آن جا ببیند گرگ و شیر ** عمر ضایع راه دور و روز دیر
  • Ey iyi huylu kişi, gulyabani sesi nasıldır? “Mal isterim, mevki isterim, şeref, isterim!” işte böyle.
  • چون بود آن بانگ غول آخر بگو ** مال خواهم جاه خواهم و آبرو
  • İçimden bu sesleri menet de sırlar keşfedilsin.
  • از درون خویش این آوازها ** منع کن تا کشف گردد رازها
  • Allah’ı an da gulyabanilerin seslerini mahvet. Nergis gibi olan gözünü bu gergese karşı kapa.
  • ذکر حق کن بانگ غولان را بسوز ** چشم نرگس را از این کرکس بدوز
  • Subhu sadıkı, subhu kâzipten, şarabın rengini kadehin renginden ayırt et ki. 755
  • صبح کاذب را ز صادق واشناس ** رنگ می را باز دان از رنگ کاس‏