English    Türkçe    فارسی   

3
1453-1477

  • Zayıf ve sırtı yaralı eşeklere, atlarla katırlara yüklenen yük yüklenemez ki.
  • بر خران پشت‌ریش بی‌مراد ** بار اسپان و استران نتوان نهاد
  • Yarabbi, mademki beni tembel yarattın, rızkımı da tembelliğime bakarak ben çalışmadan ver.
  • کاهلم چون آفریدی ای ملی ** روزیم ده هم ز راه کاهلی
  • Yarabbi, ben tembelim varlık gölgesine yıkılmış, yatmışım. Bu ihsan ve cömertlik gölgesinde uyuyorum. 1455
  • کاهلم من سایه‌ی خسپم در وجود ** خفتم اندر سایه‌ی این فضل و جود
  • Tembellerle gölgelikte uyuyanlara da elbette başka çeşitte bir rızık vermişsindir.
  • کاهلان و سایه‌خسپان را مگر ** روزیی بنوشته‌ای نوعی دگر
  • Ayağı olan rızık arar, ayağı olmayansa yanıp yakılır, durur.
  • هر که را پایست جوید روزیی ** هر که را پا نیست کن دلسوزیی
  • O hüzün sahibinin rızkını da ayağına götür, bulutu yeryüzüne doğru sür!
  • رزق را می‌ران به سوی آن حزین ** ابر را باران به سوی هر زمین
  • Yeryüzünün ayağı olmadığından cömertliğin, bulutu ona doğru iki kat sürüp durmakta.
  • چون زمین را پا نباشد جود تو ** ابر را راند به سوی او دوتو
  • Çocuğun ayağı olmadığı için anası gelir, çocuğun başına nimet ve ihsanlarını yağdırır. 1460
  • طفل را چون پا نباشد مادرش ** آید و ریزد وظیفه بر سرش
  • Yarabbi, senden zahmetsiz, eziyetsiz ve ummadığım bir rızık istiyorum. Zaten istemek den başka bir şeye çalıştığım nerede ki?”
  • روزیی خواهم بناگه بی تعب ** که ندارم من ز کوشش جز طلب
  • Birçok zaman gündüzleri geceye, geceleri ta kuşluk çağına kadar bu duayı eder dururdu.
  • مدت بسیار می‌کرد این دعا ** روز تا شب شب همه شب تا ضحی
  • Halk, onun sözlerine, ham tamahına, bu çalışıp çabalamasına gülerdi.
  • خلق می‌خندید بر گفتار او ** بر طمع‌خامی و بر بیگار او
  • Derlerdi ki “ Bu sersem ne söylüyor, yoksa birisi buna esrar mı yutturdu da aklını aldı.
  • که چه می‌گوید عجب این سست‌ریش ** یا کسی دادست بنگ بیهشیش
  • Rızık, kazançla, zahmet ve meşakkatle elde edilir. Herkes bir sanat, bir iş tutturmuş, rızkını öyle elde eder. 1465
  • راه روزی کسب و رنجست و تعب ** هر کسی را پیشه‌ای داد و طلب
  • Rızıkları, sebeplerine yapışarak elde edin... Evlere kapılarından girin denmiştir.
  • اطلبوا الارزاق فی اسبابها ** ادخلو الاوطان من ابوابها
  • Şimdiki zamanda Allah elçisi, padişah ve sultan, hünerlere sahip olan Davut Peygamber’dir.
  • شاه و سلطان و رسول حق کنون ** هست داود نبی ذو فنون
  • Yine de bu kadar yüceliğe, bu kadar naz ü naime sahip olduğu, dostun inayetleri onu seçmiş olduğu halde çalışıyor.
  • با چنان عزی و نازی کاندروست ** که گزیدستش عنایتهای دوست
  • Mucizelerin haddi, hesabı yok, ona ihsan dalgaları, birbiri üstüne gelip duruyor.
  • معجزاتش بی شمار و بی عدد ** موج بخشایش مدد اندر مدد
  • Âdem Peygamber’den bu zamana kadar öyle güzel sesli kimse gelmedi. 1470
  • هیچ کس را خود ز آدم تا کنون ** کی بدست آواز صد چون ارغنون
  • Her vaazında iki yüz kişi ölmekte… Güzel sesi insanları candan etmekte.
  • که بهر وعظی بمیراند دویست ** آدمی را صوت خوبش کرد نیست
  • Aslanlar, ceylânlar vaazına gelmekte… Ne onun bundan haberi var, ne bunun ondan!
  • شیر و آهو جمع گردد آن زمان ** سوی تذکیرش مغفل این از آن
  • Sesine dağlar da ses veriyor, kuşlarda. Onun davetine ikisi de mahrem.
  • کوه و مرغان هم‌رسایل با دمش ** هردو اندر وقت دعوت محرمش
  • Onun, bunun gibi ve daha buna benzer yüzlerce mucizeleri var. Yüzünün nuru, cihetlere sığmıyor, bütün cihetleri de kaplamış.
  • این و صد چندین مرورا معجزات ** نور رویش بی جهان و در جهات
  • Bunca yücelikle beraber Allah, onun bile rızkını çalışmadan vermiyor. Rızıklanması çalışmasına bağlı. 1475
  • با همه تمکین خدا روزی او ** کرده باشد بسته اندر جست و جو
  • Bunca yüceliğine rağmen zırh yapmadıkça, zahmet çekmedikçe rızkı gelmiyor.
  • بی زره‌بافی و رنجی روزیش ** می‌نیاید با همه پیروزیش
  • Hâlbuki sen böyle bayağı ve perişan bir halde kalmış, evinin bucağına kapanmış, felekzede olmuş gitmişsin.
  • این چنین مخذول واپس مانده‌ای ** خانه کنده دون و گردون‌رانده‌ای