English    Türkçe    فارسی   

3
1857-1881

  • Kör, mushaftan Kur’an okumaktaydı. Hem de doğru olarak okuyordu. Sabırsızlandı, bu hali sordu, dedi ki:
  • که ز مصحف کور می‌خواندی درست ** گشت بی‌صبر و ازو آن حال جست
  • “Gözün kör olduğu halde şaştım doğrusu, bu satırları nasıl okuyabiliyorsun sen?
  • گفت آیا ای عجب با چشم کور ** چون همی‌خوانی همی‌بینی سطور
  • Okuduğun satıra bakmakta, elini okuduğun harflerin üstünde gezdirmektesin.
  • آنچ می‌خوانی بر آن افتاده‌ای ** دست را بر حرف آن بنهاده‌ای
  • Parmağını satırlar üstünde gezdirişinden anlaşılıyor, mutlaka harfleri görüyorsun.” 1860
  • اصبعت در سیر پیدا می‌کند ** که نظر بر حرف داری مستند
  • Kör dedi ki. “Ey ten bilgisizliğinden kurtulan, bunu Allah yapamaz mı ki? Neye şaşırıyorsun?
  • گفت ای گشته ز جهل تن جدا ** این عجب می‌داری از صنع خدا
  • Ben Allah’a, ey yardımcım olan Allah, ey yardım dilenen Rabbim, adam canına nasıl düşkünse ben de Kur’an okumaya öyle düşkünüm.
  • من ز حق در خواستم کای مستعان ** بر قرائت من حریصم همچو جان
  • Fakat hafız değilim ki, Yarabbi Kur’an okuyacağım vakit gözlerime illetsiz bir nur ver,
  • نیستم حافظ مرا نوری بده ** در دو دیده وقت خواندن بی‌گره
  • Benim gözlerimi aç da Kur’an’ı elime alıp okuyayım diye dua ettim.
  • باز ده دو دیده‌ام را آن زمان ** که بگیرم مصحف و خوانم عیان
  • Allah’tan ey Kur’an’a düşkün adam, ey her dertte bize yüz tutan, bizden ümidini kesmeyen kişi, 1865
  • آمد از حضرت ندا کای مرد کار ** ای بهر رنجی به ما اومیدوار
  • Senin bize karşı öyle bir hüsnü zan, o ümit, sana daima yücel, yüksel demekte.
  • حسن ظنست و امیدی خوش ترا ** که ترا گوید بهر دم برتر آ
  • Ne vakit Kur’an okumak istersen, ne vakit mushafı eline alırsan,
  • هر زمان که قصد خواندن باشدت ** یا ز مصحفها قرائت بایدت
  • Ben de o zaman sana gözlerinin nurunu bağışlayacağım ey yaratılışı büyük kişi, diye nida geldi.
  • من در آن دم وا دهم چشم ترا ** تا فرو خوانی معظم جوهرا
  • Öyle de yaptı Allah’ım, ben ne vakit okumak üzere mushafı elime alır, açarsam,
  • همچنان کرد و هر آنگاهی که من ** وا گشایم مصحف اندر خواندن
  • Her şeyi bilen, hiçbir işten gafil olmayan o ulu padişah. 1870
  • آن خبیری که نشد غافل ز کار ** آن گرامی پادشاه و کردگار
  • O tek Allah, gece çırağı gibi gözlerimin nurunu ihsan etmekte”
  • باز بخشد بینشم آن شاه فرد ** در زمان همچون چراغ شب‌نورد
  • Allah, ne alırsa ona karşılık ihsanda bulunur. Velî bu sebeple Allah’a itiraz etmez.
  • زین سبب نبود ولی را اعتراض ** هرچه بستاند فرستد اعتیاض
  • Bağını mı yaktı? Sana bir bağ dolusu üzüm ihsan eder; yas içinde neşe verir.
  • گر بسوزد باغت انگورت دهد ** در میان ماتمی سورت دهد
  • O elsiz çolağa da el verir, gamlara maden olan kişiye neşeli, sarhoş bir gönül bağışlar.
  • آن شل بی‌دست را دستی دهد ** کان غمها را دل مستی دهد
  • Kaybettiğimiz şey büyük ve değerli bir şey bile olsa mademki bize karşılık olarak ihsanlarda bulunuyor, şu halde itiraz etmemize imkân yok. 1875
  • لا نسلم و اعتراض از ما برفت ** چون عوض می‌آید از مفقود زفت
  • Ortada ateş olmadığı halde bana hararet verdikten, beni ısıttıktan sonra ateşimi söndürse de razıyım.
  • چونک بی آتش مرا گرمی رسد ** راضیم گر آتشش ما را کشد
  • Mademki mumsuz da aydınlık vermekte, mumun sönüşüne neye feryat ediyorsun?
  • بی چراغی چون دهد او روشنی ** گر چراغت شد چه افغان می‌کنی
  • Bazı veliler, Allah hükümlerine razı olurlar Yarabbi, bu hükmü çevir diye niyaz etmezler
  • صفت بعضی اولیا کی راضی‌اند باحکام و لابه نکنند کی این حکم را بگردان
  • Şimdi, dünyada hiç itiraz etmeyen yolcuların hallerini işit.
  • بشنو اکنون قصه‌ی آن ره‌روان ** که ندارند اعتراضی در جهان
  • Velîlerden dua edenler, gâh diken, gâh sökenler var. Bunlar başka.
  • ز اولیا اهل دعا خود دیگرند ** که همی‌دوزند و گاهی می‌درند
  • Bir de velilerden öylelerini tanırım ki ağızları yumulmuştur, hiç dua etmezler. 1880
  • قوم دیگر می‌شناسم ز اولیا ** که دهانشان بسته باشد از دعا
  • O, ulular, Allah hükümlerine razı olmuşlardır, takdirin def’ine çalışmak onlara haramdır.
  • از رضا که هست رام آن کرام ** جستن دفع قضاشان شد حرام