English    Türkçe    فارسی   

3
3372-3396

  • Akıllı kişiye, sonda görülecek şey önceden görünür, gönlüne doğar; bilgisi az kişiye sonunda!” dedi.
  • عاقل اول بیند آخر را بدل ** اندر آخر بیند از دانش مقل
  • Adam tekrar feryat edip dedi ki: “Ey iyi ahlâklı, lütfet. Başıma kakma yüzüme vurma.
  • باز زاری کرد کای نیکوخصال ** مر مرا در سر مزن در رو ممال
  • Ben, iyiliğe lâyık bir adam değilim, ancak öyle hareket edebilirdim… Ettim de. Sen, benim liyakatsızlığıma iyi bir karşılık ver, lütfet.”
  • از من آن آمد که بودم ناسزا ** ناسزایم را تو ده حسن الجزا
  • Musa, “Oğul, şastten bir oktur fırladı, geri gelmesi âdet değildir ki. 3375
  • گفت تیری جست از شست ای پسر ** نیست سنت کید آن واپس به سر
  • Fakat bir iyilikte bulunmak isterim; ölüm zamanı imansız kalmayasın, imanlı ölesin.
  • لیک در خواهم ز نیکوداوری ** تا که ایمان آن زمان با خود بری
  • İmanını yoldaş edindin mi dirisin… İmanla gittin mi ebedîsin” dedi.
  • چونک ایمان برده باشی زنده‌ای ** چونک با ایمان روی پاینده‌ای
  • Tam bu sırada adamın hali değişti gönlü bulandı, leğen getirdiler.
  • هم در آن دم حال بر خواجه بگشت ** تا دلش شوریده و آوردند طشت
  • Bu, yemekten meydana gelen gönül bulantısı değil, ölüm alâmeti! A ham betbaht, kay etmenin ne faydası var sana?
  • شورش مرگست نه هیضه‌ی طعام ** قی چه سودت دارد ای بدبخت خام
  • Dört kişi alıp evine götürdüler. Adamcağızın ayakları birbirine dolaşıyordu. 3380
  • چار کس بردند تا سوی وثاق ** ساق می‌مالید او بر پشت ساق
  • Musa’nın öğüdünü dinlemiyor, halifelikte bulunuyorsun ha… Fakat kandini çeliği sağlam bir kılıcın üstüne atıyorsun!
  • پند موسی نشنوی شوخی کنی ** خویشتن بر تیغ پولادی زنی
  • Kılıç, senin canını alıverir, hiç utanıp sıkılmaz. Kardeş, bu senin lâyığındır, lâyığın!
  • شرم ناید تیغ را از جان تو ** آن تست این ای برادر آن تو
  • Musa’nın, o adamın imanla ölmesi için duası
  • دعاکردن موسی آن شخص را تا بایمان رود از دنیا
  • Musa, o seher çağı duaya başladı: “Yarabbi, sen, onun imanını alma.
  • موسی آمد در مناجات آن سحر ** کای خدا ایمان ازو مستان مبر
  • Padişahlıkta bulun, bağışla onu… O yanılmış, şaşırmış, haddini bilmemiş, haddinden fazla ileri gitmiş!
  • پادشاهی کن برو بخشا که او ** سهو کرد و خیره‌رویی و غلو
  • Bu bilgi, senin harcın değil dedim ama sözümü anlamadı. Başımdan savıyorum sandı. 3385
  • گفتمش این علم نه درخورد تست ** دفع پندارید گفتم را و سست
  • Sopasını ejderha yapabilen kişi ejderhaya el atabilir.
  • دست را بر اژدها آنکس زند ** که عصا را دستش اژدرها کند
  • Dudağını yumup söylemeyen, sırrı gizleyebilen, gayb sırrını öğrenebilir.
  • سر غیب آن را سزد آموختن ** که ز گفتن لب تواند دوختن
  • Su kuşundan başka kuş denize atılmaz, artık anlayıver… Doğrusunu Allah daha iyi bilir.
  • درخور دریا نشد جز مرغ آب ** فهم کن والله اعلم بالصواب
  • O da suda yaşayan kuş olmadığı halde denize atıldı, boğuluyor… Ey merhametli Allah, sen elini tut! “
  • او به دریا رفت و مرغ‌آبی نبود ** گشت غرقه دست گیرش ای ودود
  • Ulu Allah’ın Musa aleyhisselâm’ın duasını kabul etmesi
  • اجابت کردن حق تعالی دعای موسی را علیه السلام
  • Allah dedi ki: “Peki… İmanını bağışladım. Hatta dilersen şimdi dirilteyim de… 3390
  • گفت بخشیدم بدو ایمان نعم ** ور تو خواهی این زمان زنده‌ش کنم
  • Değil yalnız onu, hatırın için bütün ölüp gömülmüş olanları dirilteyim.
  • بلک جمله مردگان خاک را ** این زمان زنده کنم بهر ترا
  • Musa, “Yarabbi, bu dünya ölümlü dünyadır. Sen, onu aydınlık âlemde dirilt.
  • گفت موسی این جهان مردنست ** آن جهان انگیز کانجا روشنست
  • Bu fena dünya, varlık dünyası değil. Sonunda yine ölecek değil mi… âriyet dirilmede ne fayda var?
  • این فناجا چون جهان بود نیست ** بازگشت عاریت بس سود نیست
  • Sen, şimdi onlara, gözlerden gizli olan “Ledeyna muhdarun“ yurdunda rahmet saç!“ dedi.
  • رحمتی افشان بر ایشان هم کنون ** در نهان‌خانه‌ی لدینا محضرون
  • Ey insan, cisim ve mal ziyanı, cana faydadır canı vebalden kurtarır. 3395
  • تابدانی که زیان جسم و مال ** سود جان باشد رهاند از وبال
  • Sen de riyazata canla, başla müşteri ol. Tenini riyazata verdin mi canını kurtardın demektir.
  • پس ریاضت را به جان شو مشتری ** چون سپردی تن به خدمت جان بری