English    Türkçe    فارسی   

3
68-92

  • Tamah ona bu âleme sözü duyurmaz. Bedendeki kanı, gönlüne sevdirir.
  • از حدیث این جهان محجوب کرد ** غیر خون او می‌نداند چاشت خورد
  • Hırslarından fil yavrularını yiyenler ve yemeyin diyenin öğüdünü dinlemeyenler
  • قصه‌ی خورندگان پیل‌بچه از حرص و ترک نصیحت ناصح
  • Bilmem işittin mi? Akıllı, bir adam, Hindistan’ da dostlarından iki üç kişinin
  • آن شنیدی تو که در هندوستان ** دید دانایی گروهی دوستان
  • Uzak bir seferden geldiklerini, aç ve çıplak bir halde bulunduklarını gördü. 70
  • گرسنه مانده شده بی‌برگ و عور ** می‌رسیدند از سفر از راه دور
  • Bilgiden doğma merhameti coşup “ Hoş geldiniz” dedi, güller gibi açıldı.
  • مهر داناییش جوشید و بگفت ** خوش سلامیشان و چون گلبن شکفت
  • “Biliyorum… Karnınız bomboş, pek açsınız. Açlıktan âdeta Kerbelâ’ya düşmüşsünüz, bu yüzden bütün mihnetlere uğramışsınız.
  • گفت دانم کز تجوع وز خلا ** جمع آمد رنجتان زین کربلا
  • Fakat dostlar, aman Allah için olsun sakın fil yavrusu yemeyin.
  • لیک الله الله ای قوم جلیل ** تا نباشد خوردتان فرزند پیل
  • Şimdi gideceğiniz yolda filler vardır… Benim öğüdümü can-ü gönülden dinleyin.
  • پیل هست این سو که اکنون می‌روید ** پیل‌زاده مشکرید و بشنوید
  • Yolunuzdaki fil yavrularını avlamak istersiniz. Bu gönlünüze pek hoş gelir. 75
  • پیل‌بچگانند اندر راهتان ** صید ایشان هست بس دلخواهتان
  • Onlar pek kuvvetsiz. Pek lâtif ve semizdir. Fakat anaları pusudadır, onları korur.
  • بس ضعیف‌اند و لطیف و بس سمین ** لیک مادر هست طالب در کمین
  • Yavrusunun ardından feryad-ü figan ederek yüz fersah yol yürür, evlâdını arar durur.
  • از پی فرزند صد فرسنگ راه ** او بگردد در حنین و آه آه
  • Hortumundan ateşler saçar, dumanlar savurur. Yavrularına merhameti çoktur. Sakın ha yavrularını avlamayın” dedi.
  • آتش و دود آید از خرطوم او ** الحذر زان کودک مرحوم او
  • Yavrum, veliler de Allah çocuklarıdır. Onlar ortada olsun, olmasın… Allah, mallarını, canlarını korur, onların ahvalinden haberdardır.
  • اولیا اطفال حق‌اند ای پسر ** غایبی و حاضری بس با خبر
  • Sakın noksanlarını bulup aleyhlerine gıybet etme. Onlar için kin güden, onların öcünü alan Allah’tır. 80
  • غایبی مندیش از نقصانشان ** کو کشد کین از برای جانشان
  • Allah dedi ki: Bu veliler benim çocuklarımdır. Gariplik âlemindedirler, eşleri yoktur. Ne işleri vardır, ne güçleri.
  • گفت اطفال من‌اند این اولیا ** در غریبی فرد از کار و کیا
  • Halkı imtihan için hor ve yetim görünürler. Fakat hakikatte dostları da benim, nedimleri de.
  • از برای امتحان خوار و یتیم ** لیک اندر سر منم یار و ندیم
  • Hepsi de benim korumama arka vermiştir. Sanki onlar, benim cüzilerimdir.
  • پشت‌دار جمله عصمتهای من ** گوییا هستند خود اجزای من
  • Sakın, sakın! Bunlar benim hırka giyenlerimdir. Binlerce kişi arasında yüz binlerce kişidirler, fakat yine de hepsi bir vücuttur.”
  • هان و هان این دلق‌پوشان من‌اند ** صد هزار اندر هزار و یک تن‌اند
  • Öyle olmasaydı bir tek Musa, bir tek sopa ile Firavunun altını üstüne getirebilir miydi? 85
  • ورنه کی کردی به یک چوبی هنر ** موسیی فرعون را زیر و زبر
  • Öyle olmasaydı Nuh, bir beddua ile doğuyu batıyı sulara gark edebilir miydi?
  • ورنه کی کردی به یک نفرین بد ** نوح شرق و غرب را غرقاب خود
  • İhsan ve kerem sahibi Lût, zalimlerin şehirlerini perişan eyleyebilir, yerlere batırabilir miydi?
  • بر نکندی یک دعای لوط راد ** جمله شهرستانشان را بی مراد
  • Cennete benzeyen şehirleri Karasu Diclesi oldu. Git de gör.
  • گشت شهرستان چون فردوسشان ** دجله‌ی آب سیه رو بین نشان
  • Bu Karasu Şam tarafındadır. Kudüs’e giderken yolda görürsün.
  • سوی شامست این نشان و این خبر ** در ره قدسش ببینی در گذر
  • Hakk’a tapan yüz binlerce peygamber yüzünden her devirde nice azaplar oldu. 90
  • صد هزاران ز انبیای حق‌پرست ** خود بهر قرنی سیاستها بدست
  • Söylesem uzun sürer. Ciğerde ne oluyor ki? Dağlar bile kan kesilir.
  • گر بگویم وین بیان افزون شود ** خود جگر چه بود که کهها خون شود
  • Dağlar kan kesilir de sonra yine donar, kalır. Sen bu kan oluşu görmezsin, çünkü körsün, kötüsün… Bu görüşten ne kadar uzaksın!
  • خون شود کهها و باز آن بفسرد ** تو نبینی خون شدن کوری و رد