English    Türkçe    فارسی   

4
1674-1698

  • Herkes güzellik şirinlik dâvasındadır ama şirinliklere mihenk taşı ölümdür!
  • هر کسی را دعوی حسن و نمک ** سنگ مرگ آمد نمکها را محک
  • Büyü de geçti gitti, Musa’nın mucizesi de... Her ikisinin de varlık damından leğenleri düştü! 1675
  • سحر رفت و معجزه‌ی موسی گذشت ** هر دو را از بام بود افتاد طشت
  • Büyü leğeninin sesinden yalnız lanet kaldı; din leğeninin sesinden de yalnız yücelik!
  • بانگ طشت سحر جز لعنت چه ماند ** بانگ طشت دین به جز رفعت چه ماند
  • Mihenk taşı, erkekte de yok, kadında da... O gizli kalmış; artık ey kalp, gel, safa karış da lâf et, tam sırası!
  • چون محک پنهان شدست از مرد و زن ** در صف آ ای قلب و اکنون لاف زن
  • Lâfın tam zamanı şimdi... Çünkü mihenk yok ortada, artık seni yüce tutarlar, elden ele gezersin ey kalp!
  • وقت لافستت محک چون غایبست ** می‌برندت از عزیزی دست دست
  • Kalp her an gururlanır da der ki ben daima senin gibiyim a altın... ne vakit senden aşağıyım ki?
  • قلب می‌گوید ز نخوت هر دمم ** ای زر خالص من از تو کی کمم
  • Altında evet ey kapı yoldaşı, der... Fakat mihenk geliyor hazırlan hele! 1680
  • زر همی‌گوید بلی ای خواجه‌تاش ** لیک می‌آید محک آماده باش
  • Bedenin ölümü, sır ehli için bir hediyedir... Halis altına makastan ne noksan gelir ki?
  • مرگ تن هدیه‌ست بر اصحاب راز ** زر خالص را چه نقصانست گاز
  • Kalp, eğer sonuna baksaydı sonradan kararacağına önceden kararırdı:
  • قلب اگر در خویش آخربین بدی ** آن سیه که آخر شد او اول شدی
  • Önceden kararınca da nifaktan, kötülükten uzak kalırdı.
  • چون شدی اول سیه اندر لقا ** دور بودی از نفاق و از شقا
  • Fazilet ve ihsan kimyasını isteseydi aklı, hilesinden üstün olurdu.
  • کیمیای فضل را طالب بدی ** عقل او بر زرق او غالب بدی
  • Gönlü kırık bir hale gelince de kendisini anlar, kırıkları düzelten Allah’ı önünde görürdü. 1685
  • چون شکسته‌دل شدی از حال خویش ** جابر اشکستگان دیدی به پیش
  • Davacı, sonunu görünce kırık, sınık bir hale gelir de derhal bağlanır, sarılır, kırıklığı geçiverir!
  • عاقبت را دید و او اشکسته شد ** از شکسته‌بند در دم بسته شد
  • Allah ihsanı, bakırları iksire doğru sürer götürür... Fakat o altın yaldızlı, bu ihsandan mahrum kalır.
  • فضل مسها را سوی اکسیر راند ** آن زراندود از کرم محروم ماند
  • Ey altın yaldızlı, davaya kalkışma da sana müşteri olan hep böyle kör kalmaz, sen onu gör!
  • ای زراندوده مکن دعوی ببین ** که نماند مشتریت اعمی چنین
  • Mahşer nuru, onların gözlerini açar... Onların gözlerini sen bağlıyordun ya... Bu yüzden rüsvay olursun sen!
  • نور محشر چشمشان بینا کند ** چشم بندی ترا رسوا کند
  • İşin sonunu gören, canların ve gözlerin hasedini çeken kişileri gör! 1690
  • بنگر آنها را که آخر دیده‌اند ** حسرت جانها و رشک دیده‌اند
  • Bir de bu günkü gören kişileri seyret! Bunlar, içleri bozuk kişilerdir... Asıldan baş çekmişler, ayrılmışlardır!
  • بنگر آنها را که حالی دیده‌اند ** سر فاسد ز اصل سر ببریده‌اند
  • Bugünü görenlere, bu yüzden bilgisizlikte ve şüphede kalanlara göre suphu sadıkla suphu kâzibin ikisi de birdir.
  • پیش حالی‌بین که در جهلست و شک ** صبح صادق صبح کاذب هر دو یک
  • Suphu kâzip, yüz binlerce kervanı helak yeliyle süpürmüş, gitmiştir civanım!
  • صبح کاذب صد هزاران کاروان ** داد بر باد هلاکت ای جوان
  • Cihanda hiçbir nakit yoktur ki o, isteklileri yanıltmasın... Vay o kişinin canına ki mihengi makası yoktur!
  • نیست نقدی کش غلط‌انداز نیست ** وای آن جان کش محک و گاز نیست
  • Dâvaya kalkışan kişiye, dâvadan geçmesi için ısrar ve peygamberlere uymasını emrediş
  • زجر مدعی از دعوی و امر کردن او را به متابعت
  • Ebu Süleyman dedi ki: ben de Ahmet’im... Ahmet’in dinini hileyle vurup kıracağım 1695
  • بو مسیلم گفت خود من احمدم ** دین احمد را به فن برهم زدم
  • Ebu Süleyman’a de ki: Pek kibirlenme, işin önüne bakıp böbürlenme, sonuna bak!
  • بو مسیلم را بگو کم کن بطر ** غره‌ی اول مشو آخر نگر
  • Başına adam toplama hırsıyla kılavuzluğa kalkışma... Kılavuza uy, ardından git de önünde mum gidedursun, sen de yolunu gör!
  • این قلاوزی مکن از حرص جمع ** پس‌روی کن تا رود در پیش شمع
  • Mum, ay gibi maksadını gösterir... bu tarafta tane var, yahut burası tuzak der!
  • شمع مقصد را نماید هم‌چو ماه ** کین طرف دانه‌ست یا خود دامگاه