English    Türkçe    فارسی   

4
3151-3175

  • Kocakarının sohbeti, şehzadeyi kesip biçmekte, eritip mahvetmekteydi... âdeta yarı canlı bir hale gelmişti.
  • صحبت کمپیر او را می‌درود ** تا ز کاهش نیم‌جانی مانده بود
  • Başkaları onun zayıflığından derde düşerken o büyünün tesiri ile kendisinden bile bihaberdi.
  • دیگران از ضعف وی با درد سر ** او ز سکر سحر از خود بی‌خبر
  • Dünya padişaha zindan kesildi... şehzade ise babası ve akrabası ağlarken gülmekteydi!
  • این جهان بر شاه چون زندان شده ** وین پسر بر گریه‌شان خندان شده
  • Padişah pek çaresiz kaldı... gece gündüz kurbanlar kestirmede, sadakalar vermekteydi!
  • شاه بس بیچاره شد در برد و مات ** روز و شب می‌کرد قربان و زکات
  • Ne çare varsa hepsine başvurdu... fakat oğlan, kocakarıya gittikçe daha fazla âşık oluyordu. 3155
  • زانک هر چاره که می‌کرد آن پدر ** عشق کمپیرک همی‌شد بیشتر
  • Padişah, bunda mutlaka bir sır, bir hikmet olduğunu, bundan böyle ancak yalvarıp yakarmakla bir çare bulunabileceğini iyice anladı.
  • پس یقین گشتش که مطلق آن سریست ** چاره او را بعد از این لابه گریست
  • Secdeye kapanıp “Yarabbi, fermanın yürür... Tanrı mülkünde Tanrıdan başka kimin hükmü geçer ki?
  • سجده می‌کرد او که هم فرمان تراست ** غیر حق بر ملک حق فرمان کراست
  • Fakat bu yosul çocuk öd ağacı gibi yanıp duruyor... ey merhametli Tanrı, elini tut” demeye başladı.
  • لیک این مسکین همی‌سوزد چو عود ** دست گیرش ای رحیم و ای ودود
  • Nihayet onun Yarab, Yarab demesi, feryad-ü figan etmesi makbule geçti... yoldan usta bir büyücü çıkageldi.
  • تا ز یا رب یا رب و افغان شاه ** ساحری استاد پیش آمد ز راه
  • Padişahın oğlunun Kâbil’li büyücüden kurtulması için ettiği duanın kabul edilmesi
  • مستجاب شدن دعای پادشاه در خلاص پسرش از جادوی کابلی
  • O büyücü uzaktan o çocuğun bir ihtiyar karıya esir olduğunu duymuştu. 3160
  • او شنیده بود از دور این خبر ** که اسیر پیرزن گشت آن پسر
  • Bu karının büyüde eşsiz örneksiz olduğunu ve bir ikincisinin bulunmadığını işitmişti.
  • کان عجوزه بود اندر جادوی ** بی‌نظیر و آمن از مثل و دوی
  • Yiğidim, el elin üstündedir... hünerde de, kuvvette de el elin üstündedir arşa varınca!
  • دست بر بالای دستست ای فتی ** در فن و در زور تا ذات خدا
  • Ellerin sonu Tanrı elidir... deniz, şüphe yok ki sellerin varıp döküldüğü son yerdir.
  • منتهای دستها دست خداست ** بحر بی‌شک منتهای سیلهاست
  • Bulutlar da suyu denizden alır... seller akıp gider nihayet ona varır.
  • هم ازو گیرند مایه ابرها ** هم بدو باشد نهایت سیل را
  • Padişah bu oğlan elden gitti dedi. Adam dedi ki: İşte ulu bir derman olarak geldim ya! 3165
  • گفت شاهش کین پسر از دست رفت ** گفت اینک آمدم درمان زفت
  • Bu büyücülerden hiç kimse o kocakarıya eşit olamaz... ancak ben, o yandan geldim, büyüde bilgim çoktur... onunla ben başa çıkarım!
  • نیست همتا زال را زین ساحران ** جز من داهی رسیده زان کران
  • Musa’nın eli gibi Tanrı izniyle onun büyüsünü kökünden yıkar, mahvederim.
  • چون کف موسی به امر کردگار ** نک برآرم من ز سحر او دمار
  • Çünkü bana bu bilgi Tanrı tarafından verildi... hor hakîr büyücülere şakirtlik ederek öğrenmedim.
  • که مرا این علم آمد زان طرف ** نه ز شاگردی سحر مستخف
  • Onun büyüsünü bozmak şehzadenin benzinin sarılığını gidermek için geldim ben!
  • آمدم تا بر گشایم سحر او ** تا نماند شاه‌زاده زردرو
  • Seher çağında mezarlığa git de orada duvarın yanında kireçle boyanmış bir ak mezar var. 3170
  • سوی گورستان برو وقت سحور ** پهلوی دیوار هست اسپید گور
  • Orasını kıbleye doğru kaz; Tanrının kudretine, kuvvetine bak!
  • سوی قبله باز کاو آنجای را ** تا ببینی قدرت و صنع خدا
  • Bu hikâye pek uzundur, sen de usandın... bari fazlasını bırakayım da hulâsasını söyleyeyim.
  • بس درازست این حکایت تو ملول ** زبده را گویم رها کردم فضول
  • O sıkı düğümleri çözdü şehzadeyi mihnetten kurtardı.
  • آن گره‌های گران را بر گشاد ** پس ز محنت پور شه را راه داد
  • Çocuk kendisine gelince koşa, koşa babasının tahtına vardı, yüzlerce mihnetle,
  • آن پسر با خویش آمد شد دوان ** سوی تخت شاه با صد امتحان
  • Secdeye kapandı, yüzünü yerlere sürdü... koltuğunda da bir kılıç ve bir kefen vardı. 3175
  • سجده کرد و بر زمین می‌زد ذقن ** در بغل کرده پسر تیغ و کفن