English    Türkçe    فارسی   

4
316-340

  • Ben bu eldenim başka elden değil... Lütfet, elimi ayağımı sen kes de beni, başkasına öldürtme!
  • جز به دست خود مبرم پا و سر ** که ازین دستم نه از دست دگر
  • Ayrılıktan dem vuruyorsun... Dilediğini yap, fakat beni kendinden ayırma, bunu yapma!
  • از جدایی باز می‌رانی سخن ** هر چه خواهی کن ولیکن این مکن
  • Şimdi söz ülkesine yol aldık... Fakat vakit geçti, söylemeye imkân yok!
  • در سخن آباد این دم راه شد ** گفت امکان نیست چون بیگاه شد
  • İşin dış yüzünü söyledik, içyüzü örtülü kaldı... Sağ olursak böyle kalmaz, onu da söyleriz elbet!
  • پوستها گفتیم و مغز آمد دفین ** گر بمانیم این نماند همچنین
  • Sevgilinin, âşığın özrünü reddetmesi ve hilesini yüzüne vurması
  • رد کردن معشوقه عذر عاشق را و تلبیس او را در روی او مالیدن
  • Sevgili, ağzını açıp şöyle cevap verdi: “Bizce senin halin gün gibi aydınlık ama sence gece! 320
  • در جوابش بر گشاد آن یار لب ** کز سوی ما روز سوی تست شب
  • Bu kara hileleri adalet gününde gören kişilerin önüne neye getirir, yayar dökersin ki?
  • حیله‌های تیره اندر داوری ** پیش بینایان چرا می‌آوری
  • Gönlündeki hilelerin, düzenlerin hepsi bizim önümüzde rüsvay olmada, hepsini de gün gibi görüp duruyoruz.
  • هر چه در دل داری از مکر و رموز ** پیش ما رسواست و پیدا هم‌چو روز
  • O suçu, kulumuza acır da örtersek sen neden yüzsüzlük eder, haddini aşarsın?
  • گر بپوشیمش ز بنده‌پروری ** تو چرا بی‌رویی از حد می‌بری
  • Babandan öğrensene... Âdem, suç işleyince hemencecik ayak çıkarılan yere geldi;
  • از پدر آموز که آدم در گناه ** خوش فرود آمد به سوی پایگاه
  • O gizli sırları bilen Allah’ı hazır nazır gördü de iki ayaküstüne durup suçunun affedilmesini dilemeye koyuldu. 325
  • چون بدید آن عالم الاسرار را ** بر دو پا استاد استغفار را
  • Keder külünün ortasına geçip oturdu; hileye, bahaneye sapıp bir daldan bir dala sıçramadı.
  • بر سر خاکستر انده نشست ** از بهانه شاخ تا شاخی نجست
  • “Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik” dedi... Çünkü önünde, ardında azap meleklerini gördü.
  • ربنا انا ظلمنا گفت و بس ** چونک جانداران بدید از پیش و پس
  • Can gibi gizli olan azap meleklerini gördü; her birinin elindeki sopa, ta gökyüzüne kadar uzanıyordu.
  • دید جانداران پنهان هم‌چو جان ** دورباش هر یکی تا آسمان
  • Kendine gel... Süleyman’ın huzurunda karınca ol da bu sopa, seni paramparça etmesin!
  • که هلا پیش سلیمان مور باش ** تا بنشکافد ترا این دورباش
  • Doğruluk durağında başka bir yerde bir an bile durma... İnsana kimse, gözü gibi lalalık edemez. 330
  • جز مقام راستی یک دم مه‌ایست ** هیچ لالا مرد را چون چشم نیست
  • Kör, öğütle arınıp temizlense bile yine her an sürçer, pislenir.
  • کور اگر از پند پالوده شود ** هر دمی او باز آلوده شود
  • Ey Âdem, senin gözün var, kör değilsin... Fakat kaza geldi mi göz kör olur!
  • آدما تو نیستی کور از نظر ** لیک اذا جاء القضا عمی البصر
  • Gözlü adamın, bir tesadüf neticesi kuyuya düşmesi için ömürler lazım. Fakat bu kaza, körün yoldaşıdır. Çünkü düşmek, onun tabiatıdır, huyudur.
  • عمرها باید به نادر گاه‌گاه ** تا که بینا از قضا افتد به چاه
  • Kör, pisliğe düşer de bu koku nedir, kendisinden midir, yoksa bir pisliğe bulaşmış da ondan mı? Bilemez ki.
  • کور را خود این قضا همراه اوست ** که مرورا اوفتادن طبع و خوست
  • Ona birisi miskler saçsa onu da kendisinden bilir, sevgilinin lütfundan değil! 335
  • در حدث افتد نداند بوی چیست ** از منست این بوی یا ز آلودگیست
  • (eksik)
  • ور کسی بر وی کند مشکی نثار ** هم ز خود داند نه از احسان یار
  • Hâsılı ey gözü açık kişi, bu iki göz, sana yüzlerce anadır, yüzlerce baba!
  • پس دو چشم روشن ای صاحب‌نظر ** مر ترا صد مادرست و صد پدر
  • Hele gönül gözü yok mu? O, bu göze nispetle yetmiş kat azizdir, yetmiş derece kuvvetlidir... Bu iki duygu gözü, onun nimetiyle geçinmededir.
  • خاصه چشم دل آن هفتاد توست ** وین دو چشم حس خوشه‌چین اوست
  • Yazıklar olsun ki yol kesiciler oturmuşlar, dilime yüzlerce düğüm vurmuşlardır!
  • ای دریغا ره‌زنان بنشسته‌اند ** صد گره زیر زبانم بسته‌اند
  • Ayağı bağlı olan, nasıl rahvan gidebilir! Ağır bir bağdır bu... Mazur gör! 340
  • پای‌بسته چون رود خوش راهوار ** بس گران بندیست این معذور دار