English    Türkçe    فارسی   

4
556-580

  • Dağlar, denizler ancak tırnağına dokunabilir; o derece süratlidir... Duygu âlemini derhâl geride bırakıverir!
  • کوه و دریاها سمش مس می‌کند ** تا جهان حس را پس می‌کند
  • Ayağını gemiye çekte can sevgilisine giden can gibi oturduğun yerde yürüye dur!
  • پا بکش در کشتی و می‌رو روان ** چون سوی معشوق جان جان روان
  • Elsiz, ayaksız evveline evvel olmayan Allah’a kadar git... Canların, yoklukta elsiz ayaksız varlık âlemine koştukları gibi!
  • دست نه و پای نه رو تا قدم ** آن چنانک تاخت جانها از عدم
  • Duyan, gaflet uykusunda olmasaydı, can kulağı açık bulunsaydı sözde kıyas perdesini yırtardın ya!
  • بردریدی در سخن پرده‌ی قیاس ** گر نبودی سمع سامع را نعاس
  • Ey felek, onun sözlerine inciler saç... Ey cihan, onun cihanından utan! 560
  • ای فلک بر گفت او گوهر ببار ** از جهان او جهانا شرم دار
  • Eğer inciler saçarsan incilerin yüz kat fazlalaşır... câmid cismin görür, sevilir bir hâle gelir.
  • گر بباری گوهرت صد تا شود ** جامدت بیننده و گویا شود
  • O saçtığın incileri kendin için saçtın demektir... Çünkü her çeşit sermaye yüz misli artar!
  • پس نثاری کرده باشی بهر خود ** چونک هر سرمایه‌ی تو صد شود
  • Belkis’in Sebe şehrinden Süleyman aleyhisselâm’a hediye göndermesi
  • قصه‌ی هدیه فرستادن بلقیس از شهر سبا سوی سلیمان علیه‌السلام
  • Belkıs’ın hediyesi kırk katır yükü altın kerpiçti.
  • هدیه‌ی بلقیس چل استر بدست ** بار آنها جمله خشت زر بدست
  • Hediyeleri getirenler, Süleyman’ın saray meydanına girince bir de gördüler ki yer, tamamı ile halis altınla döşenmiş!
  • چون به صحرای سلیمانی رسید ** فرش آن را جمله زر پخته دید
  • Altın üstünde tam kırk konaklık yol aldılar... Artık altın gözlerine su gibi bile görünmüyordu, o kadar ehemmiyetsiz bir hale gelmişti. 565
  • بر سر زر تا چهل منزل براند ** تا که زر را در نظر آبی نماند
  • Defalarca bu altınları, getirdiğimiz yere götürelim... Biz ne olmayacak iş yapıyoruz;
  • بارها گفتند زر را وا بریم ** سوی مخزن ما چه بیگار اندریم
  • Toprağı bile halis altın olan bir yere hediye olarak altın götürmek aptallıktır dediler.
  • عرصه‌ای کش خاک زر ده دهیست ** زر به هدیه بردن آنجا ابلهیست
  • Ey Allah’a aklı hediye götüren, akıl, orada yoldaki topraktan da aşağıdır!
  • ای ببرده عقل هدیه تا اله ** عقل آنجا کمترست از خاک راه
  • Hediyenin makbule geçmeyeceğini anladıklarından utangaçlıkları, âdeta onları gerisin geriye itmekteydi!
  • چون کساد هدیه آنجا شد پدید ** شرمساریشان همی واپس کشید
  • Sonra yine dediler ki: İster makbule geçsin, ister geçmesin... Bize ne? Biz emir kuluyuz! 570
  • باز گفتند ار کساد و ار روا ** چیست بر ما بنده فرمانیم ما
  • Altın olsun toprak olsun... Biz, götürmeye mecburuz... Buyruk verenin buyruğunu yerine getirmek mecburiyetindeyiz.
  • گر زر و گر خاک ما را بردنیست ** امر فرمان‌ده به جا آوردنیست
  • Geri götürün derlerse yine fermana uyar, getirdiğimiz hediyeyi geri götürürüz!
  • گر بفرمایند که واپس برید ** هم به فرمان تحفه را باز آورید
  • Süleyman, hediye getirenleri ve getirdikleri hediyeyi görünce gülmeye başladı. “Ben, sizden tirit istedim mi ki?
  • خنده‌ش آمد چون سلیمان آن بدید ** کز شما من کی طلب کردم ثرید
  • Ben, bana hediye verin demedim; hediyeye layık olun dedim.
  • من نمی‌گویم مرا هدیه دهید ** بلک گفتم لایق هدیه شوید
  • Bana gayb âleminden eşi görülmedik hediyeler gelmekte... Öyle hediyeler ki insan, onları istemeye niyetlense aklına bile getiremez! 575
  • که مرا از غیب نادر هدیه‌هاست ** که بشر آن را نیارد نیز خواست
  • Siz, yer altındaki madeni altın haline getiren bir yıldıza, güneşe tapıyorsunuz... o yıldızı yaratana yüz tutun!
  • می‌پرستید اختری کو زر کند ** رو باو آرید کو اختر کند
  • Değeri yüce olan canınızı hor hakir ederek gökteki güneşe tapıyorsunuz.
  • می‌پرستید آفتاب چرخ را ** خوار کرده جان عالی‌نرخ را
  • Güneş Allah emriyle bizim aşçımızdır, çiyleri pişirir... Artık ona Allah dersen aptallıktır bu!
  • آفتاب از امر حق طباخ ماست ** ابلهی باشد که گوییم او خداست
  • Güneş tutulursa ne yaparsın? Ondaki o karaltıyı nasıl giderirsin?
  • آفتابت گر بگیرد چون کنی ** آن سیاهی زو تو چون بیرون کنی
  • Nihayet yine Allah tapısına yüz vurup ya Rabbi. O karaltıyı gider, yine ona nurunu ver demez misin? 580
  • نه به درگاه خدا آری صداع ** که سیاهی را ببر وا ده شعاع