English    Türkçe    فارسی   

6
2383-2407

  • Fakat yol açıldı, mâni kalmadı mı hepsi ayrılır, her biri, bir yana gider.
  • چون گشاده شد ره و بگشاد بند  ** بسکلند و هر یکی جایی روند 
  • Akıl padişahı, kafesi kırdı mı kuşların her biri, bir tarafa uçar.
  • چون قفس را بشکند شاه خرد  ** جمع مرغان هر یکی سویی پرد 
  • Bundan önce neşelenerek, sevinerek kendi cinsinin havası ile geldiği yere uçar giderdi ya. 2385
  • پر گشاید پیش ازین بر شوق و یاد  ** در هوای جنس خود سوی معاد 
  • Kafeste ve zindan da iken de her an ağlayıp inleyerek kanat açar ama uçmaya yol ve imkân yoktur.
  • پر گشاید هر دمی با اشک و آه  ** لیک پریدن ندارد روی و راه 
  • Fakat yol oldu mu her biri, anarak kanat açtığı yere uçar, yel gibi uçup gider.
  • راه شد هر یک پرد مانند باد  ** سوی آن کز یاد آن پر می‌گشاد 
  • Ağlayıp ah ettiği tarafa fırsat buldu mu koşar, uçup kavuşur.
  • آن طرف که بود اشک و آه او  ** چونک فرصت یافت باشد راه او 
  • Bedenine bak. Bu cüzüler, nereden toplanıp bedenine geldi.
  • در تن خود بنگر این اجزای تن  ** از کجاها گرد آمد در بدن 
  • Kimisi suya, kimisi toprağa, kimisi yele, kimisi ateşe mensup. Kimi arştan gelmiş, kimi ferşten. Kimisi güzel, kimisi çirkin. 2390
  • آبی و خاکی و بادی و آتشی  ** عرشی و فرشی و رومی و گشی 
  • Her biri kar korkusundan bu kervansaraya sinmiş, geldikleri yere tekrar dönmeyi umuyor.
  • از امید عود هر یک بسته طرف  ** اندرین کاروانسرا از بیم برف 
  • Çeşit çeşit kar var, her taraf donmuş, hiçbir yerde hayat kalmamış. O adalet güneşinden uzak kalmışlar, o uzaklık kışından buz kesilmişler.
  • برف گوناگون جمود هر جماد  ** در شتای بعد آن خورشید داد 
  • Fakat o kızgın güneşin harareti bir geldi mi dağ bile kum ve yün kesilir.
  • چون بتابد تف آن خورشید جشم  ** کوه گردد گاه ریگ و گاه پشم 
  • Can verirken beden nasıl erirse kendilerinde candan eser olmayan cansızlar bile öyle erir.
  • در گداز آید جمادات گران  ** چون گداز تن به وقت نقل جان 
  • Bu üç yoldaş bir konağa vardılar. Orada bir devletli, kendilerine helva hediye etti. 2395
  • چون رسیدند این سه همره منزلی  ** هدیه‌شان آورد حلوا مقبلی 
  • Bir ihsan sahibi, “Ben yakınım”, sofrasından her üç garibe de helva götürdü.
  • برد حلوا پیش آن هر سه غریب  ** محسنی از مطبخ انی قریب 
  • Tanrı’dan sevap ümidi ile sıcak somun ve bal helvası hediye etti.
  • نان گرم و صحن حلوای عسل  ** برد آنک در ثوابش بود امل 
  • Şehirliler, edep ve zekâ ehli olurlar. Toy vermek yoksul doyurmak da köylülere verilmiştir.
  • الکیاسه والادب لاهل المدر  ** الضیافه والقری لاهل الوبر 
  • Tanrı, garibe ziyafet çekmeyi köylülere vermiştir.
  • الضیافة للغریب والقری  ** اودع الرحمن فی اهل القری 
  • Köylerde her gün Tanrı’dan başka imdadına yetişecek hiç kimsesi olmayan yeni bir misafir vardır. 2400
  • کل یوم فی القری ضیف حدیث  ** ما له غیر الاله من مغیث 
  • Köylerde her gece yeni bir topluluk vardır ki onların Tanrı’dan başka kimseleri yoktur.
  • کل لیل فی القری وفد جدید  ** ما لهم ثم سوی الله محید 
  • O iki yabancı, adamakıllı yemek yemişler, imtilâya uğramışlardı. O Müslüman ise oruçluydu.
  • تخمه بودند آن دو بیگانه ز خور  ** بود صایم روز آن مومن مگر 
  • Akşam namazı vakti o helva gelince Mümin, pek aç olduğundan yemek istediyse de,
  • چون نماز شام آن حلوا رسید  ** بود مومن مانده در جوع شدید 
  • İkisi de biz boğazımıza kadar tokuz. Bu yemeği bu gece bırakalım da yarın yeriz.
  • آن دو کس گفتند ما از خور پریم  ** امشبش بنهیم و فردایش خوریم 
  • Bu gece sabredelim, yemeyelim de helvayı yarına saklayalım dediler. 2405
  • صبر گیریم امشب از خور تن زنیم  ** بهر فردا لوت را پنهان کنیم 
  • Mümin dedi ki: Sabrı bırakalım da bu gece yiyelim yarının sahibi var.
  • گفت مومن امشب این خورده شود  ** صبر را بنهیم تا فردا بود 
  • Ona sen, böyle hikmet satarak yalnız yemek istiyorsun galiba dediler.
  • پس بدو گفتند زین حکمت‌گری  ** قصد تو آن است تا تنها خوری