English    Türkçe    فارسی   

6
3130-3154

  • O oda verir, sen gök ve yer verirsin. Senin verdiğin sahada onun gibi yüzlercesi yaşar, semirir. 3130
  • او وثاقم داد و تو چرخ و زمین  ** در وثاقت او و صد چون او سمین 
  • Altın senindir, altını o yaratmada. Ekmek senindir, ekmeği sen bağışlarsın.
  • زر از آن تست زر او نافرید  ** نان از آن تست نان از تش رسید 
  • Ona cömertliği merhameti veren de sensin. Cömertlik ederde neşelenir; bu neşeyi, bu sevinci veren de sensin.
  • آن سخا و رحم هم تو دادیش  ** کز سخاوت می‌فزودی شادیش 
  • Ben onu kendime kıble edindim de asıl kıble edilecek makamı bıraktım.
  • من مرورا قبله‌ی خود ساختم  ** قبله‌ساز اصل را انداختم 
  • O din Tanrısı aklı, suyla topraktan karılmış balçığa ekerken biz neredeydik?
  • ما کجا بودیم کان دیان دین  ** عقل می‌کارید اندر آب و طین 
  • Gökyüzünü yokluktan meydana getirdi, bu yer döşemesini de yaptı döşedi. 3135
  • چون همی کرد از عدم گردون پدید  ** وین بساط خاک را می‌گسترید 
  • Yıldızlardan kandiller yaptı, tabiatlardan kilitler ve anahtarlar.
  • ز اختران می‌ساخت او مصباح‌ها  ** وز طبایع قفل با مفتاح‌ها 
  • Nice gizli, aşikâr yapıları şu tavanla şu döşemenin içine koydu, gizledi.
  • ای بسا بنیادها پنهان و فاش  ** مضمر این سقف کرد و این فراش 
  • İnsan, yücelikler vasıflarının usturlabıdır. İnsan sıfatı onun âyetlerine mazhardır.
  • آدم اصطرلاب اوصاف علوست  ** وصف آدم مظهر آیات اوست 
  • İnsanda ne görürsen onun aksidir. Irmak suyuna akseden ay gibi hani.
  • هرچه در وی می‌نماید عکس اوست  ** هم‌چو عکس ماه اندر آب جوست 
  • Usturlabında örümcek ağı gibi nakışlar vardır, ezel vasıfları onlarla anlaşılır bilinir. 3140
  • بر صطرلابش نقوش عنکبوت  ** بهر اوصاف ازل دارد ثبوت 
  • O usturlabın üstündeki ankebut, gayb göğü ile ruh güneşine ait şerhlerde bulunur, dersler verir.
  • تا ز چرخ غیب وز خورشید روح  ** عنکبوتش درس گوید از شروح 
  • Bu doğruyu bulan usturlapla ankebut, halkın eline müneccimsiz düşmüştür.
  • عنکبوت و این صطرلاب رشاد  ** بی‌منجم در کف عام اوفتاد 
  • Tanrı bu yıldız bilgisini peygamberlere vermiştir. Gaybı görmek için o âlemi görebilen bir göz gerek.
  • انبیا را داد حق تنجیم این  ** غیب را چشمی بباید غیب‌بین 
  • Zamanlarca gelip geçen şu insanlar, dünya kuyusuna düşmüşlerdir. Her biri, kuyunun içinde kendi aksini görmüştür.
  • در چه دنیا فتادند این قرون  ** عکس خود را دید هر یک چه درون 
  • Kuyuda sana görünen, bil ki dışarıdadır. Yoksa o aslan gibi sen de kuyuya düştün gitti. 3145
  • از برون دان آنچ در چاهت نمود  ** ورنه آن شیری که در چه شد فرود 
  • Tavşan, onu “kuyuda kükremiş bir aslan var.
  • برد خرگوشیش از ره کای فلان  ** در تگ چاهست آن شیر ژیان 
  • Kuyuya gir de ondan öç al. Sen ondan üstünsün kopar kafasını” diye yoldan çevirdi.
  • در رو اندر چاه کین از وی بکش  ** چون ازو غالب‌تری سر بر کنش 
  • O mukallit de tavşana kandı, onun maskarası oldu. Kendi hayalleriyle köpürdü, coştu.
  • آن مقلد سخره‌ی خرگوش شد  ** از خیال خویشتن پر جوش شد 
  • “Bu görünen şey, suyun aksettirmesinden ibaret değil mi? O her şeyi döndüren, çeviren Tanrı’nın bir hayal göstermesinden başka bir şey mi? Diyemedi.
  • او نگفت این نقش داد آب نیست  ** این به جز تقلیب آن قلاب نیست 
  • Sen de bir düşmana kinlendin mi, ey altı duyguya zebun olan, altı duygun da yanılır, yanlışlar içerisinde kalırsın. 3150
  • تو هم از دشمن چو کینی می‌کشی  ** ای زبون شش غلط در هر ششی 
  • Halbuki ondaki o düşmanlık, Tanrı’nın aksidir. Oradaki kahır, Tanrı’nın kahır sıfatlarından üremiştir.
  • آن عداوت اندرو عکس حقست  ** کز صفات قهر آنجا مشتقست 
  • Ondaki suç, sendeki suçun cinsindendir. Önce o huyu, kendi tabiatından yıkayıp arıtmak gerek.
  • وآن گنه در وی ز جنس جرم تست  ** باید آن خو را ز طبع خویش شست 
  • Sendeki çirkin huy, onda göründü. Çünkü o, sana bir aynadır âdeta.
  • خلق زشتت اندرو رویت نمود  ** که ترا او صفحه‌ی آیینه بود 
  • Güzelim aynada çirkinliğini görünce aynaya saldırma.
  • چونک قبح خویش دیدی ای حسن  ** اندر آیینه بر آیینه مزن