English    Türkçe    فارسی   

6
4350-4374

  • Mucize, dâva sahibinin doğruluğunu şüphesiz olarak ispat eden bir tanıktır. 4350
  • معجزه هم‌چون گواه آمد زکی  ** بهر صدق مدعی در بی‌شکی 
  • Hakikati tanıyamayanlar, peygamberleri kınadılar da Tanrı, o yüzden onlara lûtufta bulundu, mucizeler verdi.
  • طعن چون می‌آمد از هر ناشناخت  ** معجزه می‌داد حق و می‌نواخت 
  • Firavun'un hilesi, üç yüz kattı. Fakat hepsi de kendisinin aşağılanmasına, kökünün kazınmasına sebeboldu.
  • مکر آن فرعون سیصد تو بده  ** جمله ذل او و قمع او شده 
  • Musa'nın mucizesini bozmak, hiçlemek için iyi, kötü, bütün büyücüleri getirdi.
  • ساحران آورده حاضر نیک و بد  ** تا که جرح معجزه‌ی موسی کند 
  • Bu suretle asa mucizesini bâtıl ve rüsvay etmek, gönüllerdeki itibarını, kökünden söküp çıkarmak diledi.
  • تا عصا را باطل و رسوا کند  ** اعتبارش را ز دلها بر کند 
  • Halbuki o hile, Musa'nın mucizesinin zuhuruna sebeboldu, asanın itibarını bir kat daha artırdı. 4355
  • عین آن مکر آیت موسی شود  ** اعتبار آن عصا بالا رود 
  • Musa ile kavmini mahvetmek için Nil kıyısına kadar asker çekti.
  • لشکر آرد او پگه تا حول نیل  ** تا زند بر موسی و قومش سبیل 
  • Halbuki bu, Musa ümmetinin emin olmasına, kendisinin yerin dibine, helak çölüne gitmesine sebeboldu.
  • آمنی امت موسی شود  ** او به تحت‌الارض و هامون در رود 
  • Firavun, Mısır'da kalsaydı, oraya gelmeseydi Musa kavminin vehmi, nasıl geçerdi?
  • گر به مصر اندر بدی او نامدی  ** وهم از سبطی کجا زایل شدی 
  • Ardlarına düştü, Musa kavmini âdeta eritti, yaktı yandırdı. Tanrı, bu suretle emniyet, bil ki korkudandır dedi.
  • آمد و در سبط افکند او گداز  ** که بدانک امن در خوفست راز 
  • Gizli lütuf ona derler ki hiçbir şeye muhtaç olmayan Tanrı, ateş gösterir, halbuki nurdur. 4360
  • آن بود لطف خفی کو را صمد  ** نار بنماید خود آن نوری بود 
  • Tanrı' dan çekinen kişiye mükâfatta bulunmak, gizli ve olmayacak bir şey değildir. Sen, hataya düşen büyücülere, hatalarından sonra ettiği lûtfa bak.
  • نیست مخفی مزد دادن در تقی  ** ساحران را اجر بین بعد از خطا 
  • Sevip beslerken vuslata eriştirme, umulmayacak şey değildir. Halbuki o, büyücülerin ellerini, ayaklarını kestirirken onları vuslatına eriştirdi.
  • نیست مخفی وصل اندر پرورش  ** ساحران را وصل داد او در برش 
  • Yürüyen ayakları olan kişinin yürüyüp gezmesi tabiîdir. Sen, büyücülerin ayakları kesildiği halde yürümelerini seyret!
  • نیست مخفی سیر با پای روا  ** ساحران را سیر بین در قطع پا 
  • Arifler, kan denizinden geçip gitmişlerdir de o yüzden daimî bir emniyet içindedirler.
  • عارفان زانند دایم آمنون  ** که گذر کردند از دریای خون 
  • Onların emniyeti, korkunun ta kendisinden meydana gelmiştir. Hâsılı her an da o emniyet, çoğalıp durur. 4365
  • امنشان از عین خوف آمد پدید  ** لاجرم باشند هر دم در مزید 
  • Ey temiz adam, korkudan gizlenmiş emniyeti gördün, ümidde gizli korkuyu da gör.
  • امن دیدی گشته در خوفی خفی  ** خوف بین هم در امیدی ای حفی 
  • O Bey, hileye saptı, İsa' yı tutturmak istedi. İsa, evine girdi, yüzünü gizledi.
  • آن امیر از مکر بر عیسی تند  ** عیسی اندر خانه رو پنهان کند 
  • O da taca sahibolmak için eve girdi. Halbuki İsa' ya benzedi, darağacının tacı oldu.
  • اندر آید تا شود او تاجدار  ** خود ز شبه عیسی آید تاج‌دار 
  • Aman beni asmayın, ben İsa değilim. Ben Yahudilere izi kutlu bir beyim dedi.
  • هی می‌آویزید من عیسی نیم  ** من امیرم بر جهودان خوش‌پیم 
  • Onlar, hemen yürüyün, saldırın, İsa'dır bu; bizim elimizden hileye saparak kurtulmak istiyor, tez darağacına çekin dediler. 4370
  • زوترش بردار آویزید کو  ** عیسی است از دست ما تخلیط‌جو 
  • Nice ordu vardır ki bir zafer elde etmek için. yürür. Kendi başını yer, artıklarını başkaları kapışırlar.
  • چند لشکر می‌رود تا بر خورد  ** برگ او فی گردد و بر سر خورد 
  • چند بازرگان رود بر بوی سود ** عید پندارد بسوزد همچو عود
  • Dünyada bu çeşit nice aksi şeyler vardır. Adam, onu zehir sanır, halbuki balın ta kendisidir.
  • چند در عالم بود برعکس این  ** زهر پندارد بود آن انگبین 
  • Nice ordular, ölümlerine kaani olurlar, halbuki aydınlıklara ererler, zafer elde ederler.
  • بس سپه بنهاده دل بر مرگ خویش  ** روشنیها و ظفر آید به پیش