English    Türkçe    فارسی   

2
840-889

  • Bu söz, çok misal ister, çok şerh ve izah ister. Fakat avamın anlayışı sürçer diye korkuyorum. 840
  • بس مثال و شرح خواهد این کلام ** لیک ترسم تا نلغزد وهم عام‏
  • Bu suretle iyiliğimiz kötülük olmasın. İyilik yapıyoruz diye kötülükte bulunmayalım, bu söylediğim de ancak kendimde olmadığından, ihtiyarım elimde bulunmadığından.
  • تا نگردد نیکویی ما بدی ** اینکه گفتم هم نبد جز بی‏خودی‏
  • Çarpık ayağa çarpık ayakkabı daha iyi, yoksulun eli ancak kapıya varır.
  • پای کج را کفش کج بهتر بود ** مر گدا را دستگه بر در بود
  • Padişahın, yeni aldığı iki köleyi sınaması
  • امتحان پادشاه به آن دو غلام که نو خریده بود
  • Bir padişah ucuza iki köle satın aldı. Onlardan birisiyle bir iki söz konuştu.
  • پادشاهی دو غلام ارزان خرید ** با یکی ز آن دو سخن گفت و شنید
  • Köleyi anlayışlı, zeki ve tatlı sözlü buldu. Zaten şeker gibi dudaktan ancak şeker şerbeti zuhur eder.
  • یافتش زیرک دل و شیرین جواب ** از لب شکر چه زاید شکر آب‏
  • Âdemoğlu dilinin altında gizlidir. Bu dil, can kapısına perdedir. 845
  • آدمی مخفی است در زیر زبان ** این زبان پرده است بر درگاه جان‏
  • Bir rüzgâr esti de kapıyı kaldırdı mı evin içinde ne varsa görürüz.
  • چون که بادی پرده را در هم کشید ** سر صحن خانه شد بر ما پدید
  • O evde inci mi var, buğday mı; altın hazinesi mi var, yoksa yılan ve akreplerle mi dolu?
  • کاندر آن خانه گهر یا گندم است ** گنج زر یا جمله مار و کژدم است‏
  • Yoksa içerde hazinemi var da kapısında yılan beklemekte? Çünkü altın hazinesi bekçisiz olmaz.
  • یا در او گنج است و ماری بر کران ** ز انکه نبود گنج زر بی‏پاسبان‏
  • Köle, düşünmeden öyle söz söylemekteydi ki başkaları beş yüz defa düşünür de ancak öyle bir söz söyleyebilir.
  • بی‏تامل او سخن گفتی چنان ** کز پس پانصد تامل دیگران‏
  • Sanki içinde deniz var, deniz de baştanbaşa söyleyen incilerle dolu… 850
  • گفتی اندر باطنش دریاستی ** جمله دریا گوهر گویاستی‏
  • Ondan parlayan her incinin nuru, Hak ile bâtılı ayırır.
  • نور هر گوهر کز او تابان شدی ** حق و باطل را از او فرقان شدی‏
  • Kuran’ın nuru da Hak ile bâtılı zerre, zerre fark eder, bize gösterir.
  • نور فرقان فرق کردی بهر ما ** ذره ذره حق و باطل را جدا
  • O incinin nuru, gözümüzün nuru olsaydı suali de biz sorardık, cevabı da biz verirdik.
  • نور گوهر نور چشم ما شدی ** هم سؤال و هم جواب از ما بدی‏
  • Gözünü eğrilttin de onun için ayı iki gördün. İşte bu bakış, şüpheye düşüp sual sormaya benzer.
  • چشم کژ کردی دو دیدی قرص ماه ** چون سؤال است این نظر در اشتباه‏
  • Gözünü doğrult da aya öyle bak ki tek göresin. İşte cevabı da bu! 855
  • راست گردان چشم را در ماهتاب ** تا یکی بینی تو مه را نک جواب‏
  • Düşünceni doğrult, iyi bak. Çünkü düşünce de o incinin pırıltılarındandır.
  • فکرتت که کژ مبین نیکو نگر ** هست آن فکرت شعاع آن گهر
  • Kulaktan gönle doğan her cevaba göz; onu bırak, cevabı benden duy der.
  • هر جوابی کان ز گوش آید به دل ** چشم گفت از من شنو آن را بهل‏
  • Kulak vasıtadır, vuslata erense göz; Göz hâl sahibidir, kulaksa dedikoduda!
  • گوش دلاله ست و چشم اهل وصال ** چشم صاحب حال و گوش اصحاب قال‏
  • Kulağın duygusu sıfatları tebdil eder, hâlbuki gözlerin apaçık görgüsü, mahiyetleri bile değiştirir.
  • در شنود گوش تبدیل صفات ** در عیان دیدها تبدیل ذات‏
  • Ateşin varlığını sözle bildin, bu varlığa sözle yakîn hâsıl ettinse pişmeyi iste, sözde kalma. 860
  • ز آتش ار علمت یقین شد از سخن ** پختگی جو در یقین منزل مکن‏
  • Yanmadıkça o bilgi, Aynel Yakîn değildir. Bu yakîn’i istiyorsan ateşe dal.
  • تا نسوزی نیست آن عین الیقین ** این یقین خواهی در آتش در نشین‏
  • Kulak, hakikate nüfuz ederse göz kesilir. Yoksa söz kulakta kalır, gönle tesir etmez.
  • گوش چون نافذ بود دیده شود ** ور نه قل در گوش پیچیده شود
  • Bu sözün sonu gelmez. Geri dön de padişah o kölelere ne yaptı, onu anlat!
  • این سخن پایان ندارد باز گرد ** تا که شه با آن غلامانش چه کرد
  • Padişahın o kölelerden birini bir yere yollayıp öbüründen bazı şeyler sorması
  • به راه کردن شاه یکی را از آن دو غلام و از این دیگر پرسیدن
  • Padişah o köleciği zeki görünce öbürüne “Beri gel” diye emretti.
  • آن غلامک را چو دید اهل ذکا ** آن دگر را کرد اشارت که بیا
  • Buradaki sevgiye ve acımaya delâlet eden “ceğiz” eki küçültme, horlama için değildir. Nitekim ana oğul’a “yavrucuğum” derse bu horlama sayılmaz. 865
  • کاف رحمت گفتمش تصغیر نیست ** جد چو گوید طفلکم تحقیر نیست‏
  • İkinci köle padişahın huzuruna geldi. Ağzı kokuyordu, dişleri de kapkaraydı.
  • چون بیامد آن دوم در پیش شاه ** بود او گنده دهان دندان سیاه‏
  • Padişah, onun sözünden pek hoşlanmadı ama nesi var, nesi yok diye sırlarını aramaya koyuldu.
  • گر چه شه ناخوش شد از گفتار او ** جستجویی کرد هم ز اسرار او
  • “Bu şekilde, bu pis kokulu ağızla biraz ötede otur; fakat o kadar da ileri gitme.
  • گفت با این شکل و این گند دهان ** دور بنشین لیک آن سو تر مران‏
  • Çünkü seninle uzaktan konuşmak gerek. Benimle düşüp kalkamazsın, benimle bir yerde oturamazsın.
  • که تو اهل نامه و رقعه بدی ** نه جلیس و یار و هم بقعه بدی‏
  • Biraz ötede dur da senin o ağzını bir tedavi edelim. Sen güzelsin, ben de hünerli bir doktorum. 870
  • تا علاج آن دهان تو کنیم ** تو حبیب و ما طبیب پر فنیم‏
  • Bir pire için yepyeni bir kilim yakılmaz ya. Sana da büsbütün göz yummak doğru değil.
  • بهر کیکی نو گلیمی سوختن ** نیست لایق از تو دیده دوختن‏
  • Bütün ayıplarınla beraber otur, iki üç hikâye söyle de aklın nasıl bir göreyim” dedi.
  • با همه بنشین دو سه دستان بگو ** تا ببینم صورت عقلت نکو
  • O zeki köleyi de “ Haydi git yıkanıp arın” diye hamama yolladı.
  • آن ذکی را پس فرستاد او به کار ** سوی حمامی که رو خود را بخار
  • Huzurundaki köleye “Aferin, sen akıllı bir adamsın, Hakikatte yüz köle değersin, bir değil.
  • وین دگر را گفت خه تو زیرکی ** صد غلامی در حقیقت نه یکی‏
  • Kapı yoldaşın, hakkında kötü şeyler söyledi, fakat sen hiç de öyle değilsin. O hasetçi herif, az kalsın bizi senden soğutuyordu. 875
  • آن نه‏ای که خواجه‏تاش تو نمود ** از تو ما را سرد می‏کرد آن حسود
  • Senin hakkında, hırsızdır, doğru adam değildir, münasebetsiz hareketlerde bulunur, ahlâksızdır, lânettir, şöyledir, böyledir demişti.” Dedi.
  • گفت او دزد و کژ است و کژنشین ** حیز و نامرد و چنان است و چنین‏
  • Köle dedi ki: “ O daima doğru söyler. Onun gibi doğru sözlü adam görmedim.
  • گفت پیوسته بده ست او راست گو ** راست گویی من ندیده ستم چو او
  • Doğru söyleme, yaradılışında vardır. Ne dese, aslı yok diyemem.
  • راست گویی در نهادش خلقتی است ** هر چه گوید من نگویم تهمتی است‏
  • O iyi düşünceli adamı ben kötü bilmem, kusuru üstüme alırım doğrusu.
  • کژ ندانم آن نکو اندیش را ** متهم دارم وجود خویش را
  • Padişahım, olabilir ki o bende bazı ayıplar görmüştür de ben onları kendimde görememişimdir. 880
  • باشد او در من ببیند عیبها ** من نبینم در وجود خود شها
  • Herkes, önce kendi kusurunu görseydi halini ıslah etmekten gaflet eder miydi?
  • هر کسی گر عیب خود دیدی ز پیش ** کی بدی فارغ خود از اصلاح خویش‏
  • Halk kendisisinden gafildir babam gafil. Onun için birbirlerinin kusurunu görürler.
  • غافلند این خلق از خود ای پدر ** لاجرم گویند عیب همدگر
  • Ben kendi yüzümü göremem de senin yüzünü görürüm; sen de benim yüzümü görürsün.
  • من نبینم روی خود را ای شمن ** من ببینم روی تو تو روی من‏
  • Kendi yüzünü görmeye muktedir olanın nuru, halkın nurundan artıktır.
  • آن کسی که او ببیند روی خویش ** نور او از نور خلقان است بیش‏
  • O ölse bile nuru bakidir. Çünkü görüşü, Allah görüşüdür. 885
  • گر بمیرد دید او باقی بود ** ز انکه دیدش دید خلاقی بود
  • Kendi yüzünü, gözünün önünde apaçık bir surette gören nur, bildiğimiz nur değildir”.
  • نور حسی نبود آن نوری که او ** روی خود محسوس بیند پیش رو
  • Padişah “Şimdi o senin ayıplarını söylediğin gibi sen de onun ayıplarını söyle
  • گفت اکنون عیبهای او بگو ** آن چنان که گفت او از عیب تو
  • Ki, benim dostum olduğunu, memleketimde emin bir vekilim bulunduğunu ve beni sevdiğini bileyim” dedi.
  • تا بدانم که تو غم خوار منی ** کدخدای ملکت و کار منی‏
  • Köle dedi ki; “Padişahım, o benim iyi bir kapı yoldaşımsa da kusurlarını söyleyeyim:
  • گفت ای شه من بگویم عیبهاش ** گر چه هست او مر مرا خوش خواجه‏تاش‏