English    Türkçe    فارسی   

6
4373-4397

  • Dünyada bu çeşit nice aksi şeyler vardır. Adam, onu zehir sanır, halbuki balın ta kendisidir.
  • چند در عالم بود برعکس این  ** زهر پندارد بود آن انگبین 
  • Nice ordular, ölümlerine kaani olurlar, halbuki aydınlıklara ererler, zafer elde ederler.
  • بس سپه بنهاده دل بر مرگ خویش  ** روشنیها و ظفر آید به پیش 
  • Kabe'yi aşağılamak, diriyi ölü gibi yere yıkmak için Ebrehe de fille geldi. 4375
  • ابرهه با پیل بهر ذل بیت  ** آمده تا افکند حی را چو میت 
  • Kabe'yi yıkmak, herkesi oradan döndürmek istedi.
  • تا حریم کعبه را ویران کند  ** جمله را زان جای سرگردان کند 
  • Bütün ziyaretçilerin, onun yanma toplanmasını, emrine uymasını, yaptığı kâbeyi kıble edinmesini diledi.
  • تا همه زوار گرد او تنند  ** کعبه‌ی او را همه قبله کنند 
  • Neden benim kâbemi ateşlediler diye Araplardan öcalmak niyetine düştü.
  • وز عرب کینه کشد اندر گزند  ** که چرا در کعبه‌ام آتش زنند 
  • Onun bu savaşı, Kabe'nin yücelmesine, o Tanrı evinin daha ziyade şereflenmesine sebeboldu.
  • عین سعیش عزت کعبه شده  ** موجب اعزاز آن بیت آمده 
  • Mekkelilerin yüceliği birdir, yüz oldu. Kıyamete dek de yücelikleri yürüdü gitti. 4380
  • مکیان را عز یکی بد صد شده  ** تا قیامت عزشان ممتد شده 
  • Halbuki Ebrehe de, kâbesi de daha ziyade yerin dibine girdi. Bu nedendir? Kaza ve kederin inayetlerinden.
  • او و کعبه‌ی او شده مخسوف‌تر  ** از چیست این از عنایات قدر 
  • Yırtıcı bir hayvana benzeyen Ebrehe'nin getirdiği mal ve mülkten de Arap yoksulları, zengin oldular.
  • از جهاز ابرهه هم‌چون دده  ** آن فقیران عرب توانگر شده 
  • O, ordu çektiğini sanıyordu, halbuki Mekkelilere mal mülk ve altın götürmedeydi.
  • او گمان برده که لشکر می‌کشید  ** بهر اهل بیت او زر می‌کشید 
  • Kaza ve kaderin bu aksi cilvesinden haberi bile yoktu. Yolda her adımda şatafatını seyredip duruyordu.
  • اندرین فسخ عزایم وین همم  ** در تماشا بود در ره هر قدم 
  • Nihayet adamcağız, evine geldi, defineyi buldu. İşi, Tanrı lûtfiyle düzene girdi. 4385
  • خانه آمد گنج را او باز یافت  ** کارش از لطف خدایی ساز یافت 
  • Kardeşleri, ağabeylerine birbiri üstüne öğüt verdiler. Fakat o, bu öğütlere sabredemedi. Deli gibi kendinde olmaksızın onlardan kaçtı, kendisini padişahın tapısına izin istemeden attı. Fakat bu küstahlığından, aldırış etmediğinden değildi, aşkının çokluğundandı.
  • مکرر کردن برادران پند دادن بزرگین را و تاب ناآوردن او آن پند را و در رمیدن او ازیشان شیدا و بی‌خود رفتن و خود را در بارگاه پادشاه انداختن بی‌دستوری خواستن لیک از فرط عشق و محبت نه از گستاخی و لاابالی الی آخره 
  • İki kardeşi dediler ki: Canımızda, gökteki yıldızlar gibi yol gösteren öğütler var.
  • آن دو گفتندش که اندر جان ما  ** هست پاسخ‌ها چو نجم اندر سما 
  • Söylemesek oyun, düzgün gelmeyecek. Söylesek gönlün dertlenecek.
  • گر نگوییم آن نیاید راست نرد  ** ور بگوییم آن دلت آید به درد 
  • Söyleme yüzünden sudaki kurbağa gibi elemlere düştük. Susma yüzünden de dertleniyor, âdeta boğuluyoruz.
  • هم‌چو چغزیم اندر آب از گفت الم  ** وز خموشی اختناقست و سقم 
  • Söylemesek barışın, düzenin nuru yok bizce. Söylesek sözümüze uymayacaksın.
  • گر نگوییم آتشی را نور نیست  ** ور بگوییم آن سخن دستور نیست 
  • Onlar, böyle söyleyip dururken ağabeyleri birden yerinden sıçradı; kardeşler dedi, elveda. Dünya da değersiz bir şey, dünyadaki şeyler de. 4390
  • در زمان برجست کای خویشان وداع  ** انما الدنیا و ما فیها متاع 
  • Yaydan ok fırlar gibi sıçradı. O anda söz söylemeye mecal yoktu zaten.
  • پس برون جست او چو تیری از کمان  ** که مجال گفت کم بود آن زمان 
  • Sarhoş bir halde Çin padişahının huzuruna geldi. Sarhoşçasına derhal yeri öptü.
  • اندر آمد مست پیش شاه چین  ** زود مستانه ببوسید او زمین 
  • Zaten onların derdi ve titreyişi, önceden de bir bir padişaha malûmdu, sonradan da.
  • شاه را مکشوف یک یک حالشان  ** اول و آخر غم و زلزالشان 
  • Koyun, otlakta otlamakla oyalanır ama çoban, koyunun halini bilir.
  • میش مشغولست در مرعای خویش  ** لیک چوپان واقفست از حال میش 
  • "Hepiniz çobansınız ve size tâbi olanlardan mesulsünüz" diyen, sürünün halini bilir. Ot mu otluyor, yoksa bir savaşa mı düştü? Bundan haberdardır. 4395
  • کلکم راع بداند از رمه  ** کی علف‌خوارست و کی در ملحمه 
  • Görünüşte sürüden uzaktadır ama tef gibi düğünün içindedir.
  • گرچه در صورت از آن صف دور بود  ** لیک چون دف در میان سور بود 
  • Onların yanışından, alevinden haberdardır. Yalnız öylece durması lâzımdır da onun için aldırmaz gibi görünür.
  • واقف از سوز و لهیب آن وفود  ** مصلحت آن بد که خشک آورده بود